28.12.2011

tilki

Geceleri eve dönerken, karanlık oluyor yol... sadece arabamın farları aydınlatıyor önümü... işte en büyük keyfim, bir tilkinin parlayan gözleri ile karşılaşmak gece vakti. Hemen durduruyorum arabayı, izliyorum kaçıp tarlada kaybolmasını... bazen ay oluyor, daha cok gorebiliyorum rengini, tipini... bazen tavşan oluyor kaçan, bazen baykuş... fare de gördüm... kaplumbaga da var... doktora programına kabul edilmek için girdigim mulakata giderken de kocaman bir yılan görmüştüm. Bat for Lashes'ın Whats a Girl to Do klibi geliyor hep aklıma...




















Kafka'nın yaşgünüydü dün. 1 yaşında artık... ama hala çiş yaparken her zaman bacağını kaldırmıyor... Çok neşeli bir çocuk oldu. Bulaşıcı bir mutluluk saçıyor etrafına. Kafka'ya psiklete binmeyi mi öğretsem. Klipteki gibi sislerin arasından çıkıp gelir mi benle...

Yılbaşı mı? O da ne...

5.12.2011

T.İ.K. tak T.İ.K. tak













Yarın  2. TİK.'ime giriyor olucam. Tez izleme komitesi ve ben, bir masada... Böhüüü... karnım şimdiden ağrımaya başladı.

30.11.2011

yas, melankoli, bellek ve fotograf üzerine

Bir sunum yapıcam cuma günü, konuşmamın başlangıcında bu fotograflar var. Dinlemek isteyen?



















    
Bu arada yakında tez izleme komitesi ile buluşmam var. Hatta 6 Aralık'ta. 6 aylık çalışmayı son bir aya sıkıştırırsan böyle perişan olur geceni gündüzüne katarsın diyorum kendi kendime. Ama böyle gözlükleri çıkarmadan da durmadan çalışmanın keyfi bi başka. Üzerinde çalıştığım bölüm Teori chapter'ı aslında ama konu melancholy, mourning, memory and memorial photography olunca çok da sıkıcı kuramsal bir metin olmadı. Derdim absence/presence... Her bir section'a pek sevdiğim alıntılarla başladım: 

"Every photograph is a regret; it is an end", Luc Sante

“A photographs is both a pseudo-presence and a token of absence”, Susan Sontag 

 “A cold winter night. I’m warm enough, yet I’m alone. And I realize that I’ll have to get used to existing quite naturally within this solitude, functioning there, working there, accompanied by, fastened to the “presence of absence”, Roland Barthes

“The photograph of the missing being, will touch me like the delayed rays of star”, Susan Sontag

“Struck by the abstract nature of absence; yet it’s so painful, lacerating. Which allows me to understand abstraction somewhat better: it is absence and pain, the pain of absence- perhaps therefore love?”
Roland Barthes

“Melancholia behaves like an open wound”, Sigmund Freud

24.11.2011

rüyada başı döner mi insanın yaw

Çok çalışkanım iyi hoş da başım dönüyor bugün o niye anlamadım...

11.11.2011

başka bir şehirdeyken mesela

Ne vakit ki alışkanlıklarımın dışına çıkıyorum,
Ve vakit ki yenilikler içinde yalnız dolaşıyorum,
İşte o zamanlar müzik dinliyorum,
Tanımadıkken gözüme çarpan hiçbirşey
Kendimi bir filmin içinde hissediyorum.
Müziğin günümün soundtrack'i haline gelmesine bayılıyorum.
Alışmadığım bir yastık yanağımın altında,
Başucumda yıkamadan yediğim çileklerden arta kalanlar duruyor.
Kokusu geliyor burnuma.
Çilekli bir rüya olsun bu geceki.
Tatlı uykular

8.11.2011

prolongation


Geçenlerde bir makale okurken gözlerim doldu. Hemde öyle çok doldu ki okumaya devam edemedim satırlar bulanıklaştığından. Arada oluyor bu. Kuramsal ve felsefik dertler ve tartışmalar içindeyken yazar, bazen kendinden bir şey karalıyor satır aralarına. İşte o zaman çok hazırlıksız yakalanmış olabiliyorsun. Tüm dikkatini filozofun karmaşık cümlelerini anlamaya vermişken, adamın kalpten söylediği bir söz seni uçurumdan aşağıya atabiliyor. Tabi benim okuduğum kuramsal çerçevenin anahtar kelimeleri "loss", "melancholia", "mourning" ve "memory" olduğundan, uçurumdan kanatsız çok düştüm..
 
Psikanaliz üzerine çalışan Winnicot'un oyuncaklar ve oyun üzerine 1970'lerde yazdıklarına rastladım. Çocukların oyuncaklarına "magical" bir değer atfetmiş amca. Bazı objelerin/oyuncakların, çocuğun annesinden ayrılması sürecinde yaşadığı acı ve korkusuna dair nasıl bir rahatlama sağladığını anlatıyor teorisinde. Annenin yokluğunu ve yokluğunun yarattığı acıyı hafifletmenin sihirli bir yolu... Kendisinin annesinin bir parçası olmadığını ve aslında annesinin kendisinden başka, ayrı, dışsal bir varlık olduğunu farkına varmanın acısı çocukken yaşadığımız... peh, zor yav. 

Benim o kadar bedenime yapıştırdığım, elimden bırakmadığım, beraber uyuduğum oyuncağım vardı ki... (Hala ananaemin doğduğumda aldığı kocaman ayı yatağımda yaşıyor mesela) Kendi varlığımı yansıttığım oyuncak hayvancıklarım önce tavşan, bir dönem kaplan, ayı, bir dönemse siyah panter, aslan ve köpekti sanırsam... Gizem'inkisi hep sabitti; onun meselesi hep atlardı. Tüm alter ego yansımalarım hala odamdalar. Söz konusu magical güçlere sahip uzantılarım bir süre sonra canlandı tabi. İlk hamsterım (fındık), köpeciğim (dafi), kırmızı yanaklı papağanım (simka), iguanam (taita) ve içimin içi Bazooka ve şaşkın mutlu çocuk Kafka. Öylesine sıkı sıkıya bağlanıyorumki hepsine... O kadar mı korkuyorum hala annemden ayrılmaya. Fulamamim de ayrılanamayacak hatun ama... 

25.10.2011

procrastination

Çalışma enerjisi yayılsın, babanelerin cümleleri doğru çıksın da artık bi zihnimiz açılsın
Klavyelerimizin tozu silinsin, parmaklarımızın tutukluluğu geçsin...
Eyy tez tanrısı, izin ver de yazalım su research questionlarımızı
Çabuk çabuk yazalım paragrafları, zira vakit daraldı.
Vurucu olsun cümlelerimiz, az buz poetic, yer yer su gibi,
Kasım Aralık Juri ayları.
Aramayın sormayın bu aralar bu cümcühhleri, boncuhhları...

procrastination işte böyle birşey
tezi yazamak yerine duruma methiyeler düzmek...

Not: Sevgili cümcühle yazdık şiiri... acaba karşı odasında çalışıyorum diye napıyo? pist çalışıyor musun?

19.10.2011

pis yağmur

Onur yeni bir şarkı yapmış... Ruhumu titretiyor kaç gündür. "Yanan Çiçekler" mahvetti beni dünle bugün... (Bu arada "Kaplan Mektubu"na da bayılırım.)

Bi de ben artık gözlük takıyorum.

In love with Roland Barthes





















Sevgili arkadaşım geçen gün, hiç bir karar almak istemediğime dair hayattan kaçış çalışmalarım karşısında dedi ki, "e bari bırak kendini akışa... ama lütfen bir waterfall ile karşılaştığında boğulma" :0) ehe. güldüm de güldüm. ama hafif heyecandan, gözüm seyire seyire güldüm. Yine mi ani inişler... Daha karpuz kesecektik.

11.10.2011

ıslak asfalt

Ankara'da sonbahar iyidir... En azından ben küçükken çok seviyordum. Yol kenarlarında toplanmış turuncu sarı yaprakları dağıtmaya, yağmur birikintilerin tam ortasına zıplamaya ve en çok da annemle at kestanesi toplamaya bayılıyordum. At kestanelerini yeşil dikenli kabuklarından çıkarttıklarında hafif nemli ve yumuşacık olur ya... Gözlerimi kapatıp yanağıma dokundurduğumu hatırlıyorum... O zaman işim gücüm okulum yoktu sonbaharları... Annemle parka giderdik yağmurlukları giyip. Annemi çok özledim yaw...

2.10.2011

return of the repressed

reblogged from freeefalll.tumblr.com
  • Ne çok minik tesadüfü farketmiyor, ayrıntıları gözden kaçırıyoruz yaw...
  • Hmm hala geçen günü düşünüyorum da... O güne dair acayip birşey daha oldu. Yazmadan edemedim. Ben odamda oturuyordum. Bir karakter kapıdan içeriye kafasını uzattı. Kapıda ismim yazıyor. Soyadımdan beni tanıdığını tahmin ettiğini söyledi. Bense kendisini hiç tanımıyorum. İçeriye davet ettim. Biraz sohbet ve çay derken kuzenimin ilkokuldan arkadaşı olduğunu anladık. Ama işin ilginç yanı, bir keresinde bizim eve geldiğini ve kardeşimi hatırladığını söylemesi oldu. Gizem'i bilen biri, 2011 yılında, Üniversitedeki odamda... Yaklasık son 15-20 yıldır tanıştığım bir çok kişinin Gizem'den haberi bile yokken, bu tanımadığım kişinin kardeşimi hatırlamış olması, onunla ortak bir zaman paylaşmış olması garip. Onun artık olmadığına dair hiç bir fikri olmaması da. İç burkucu... O anı ben hiç hatırlamıyorum. Benim için yok, ama onun için var. Bana verse keşke.  Zaten sonra da bir önceki postda anlattığım plink hissi yaratan sohbet cereyan etti. Bunlar ne biçim tesadüfler. Bu nasıl bir gündü?
  • Dün sabah saat 5'te telefonum çaldı. O kadar çok korktum, yatağımda öyle bir zıpladım, ve içim dışım öyle bir sarsıldı ki anlatamam. Telefona baktım. Amcam arıyor. "Aman" dedim, "bişi oldu". Açtım. Tabiki de her zamanki gibi haşır huşur bi sesler, ama cevap yok, amcamın sesi hiç yok. Olay şu. Her ay istinasız 4-5 kere amcamdan gelen bir telefon alıyorum. Ama ne yazık ki genelde bu çağrılar hep yanlışlıkla oluyor. Amcamın telefonu durmadan beni arıyor. Amcamın ise bu gizli aramalardan hiç mi hiç haberi yok. İşin kötüsü, amcama karşı içimde tam tarif edemediğim bir suçluluk hissinin oması. Babam ve kardeşleri arasındaki küskünlük, etkinlenmemeye çalışsam da beni çok üzüyor. Dert ediyorum. Amcamın telefonundan gelen bu sessiz çığlıklar, bastırılan hislerin tekinsiz geri dönüşleri gibi... Çok creepy... Korkuyorum.
  • Vücudumun B12 eksikliği yaşadığını hissedipte, ardından kan testinde B12 değerlerimin düşük çıkmasına ve doktorun bana benexol yazmasına pek bi bayıldım. Bedenimin bana verdiği mesajı duymam ve ciddiye almama aferim.
  • Her pazar olduğu gibi babaannemdeydik. Bıdır bıdır konuşuyordu havadan sudan. Bir anda babama dönüp kendi anneannesinin ölüp ölmediğini sordu sakince. Babanem 80 küsür yaşında. Kendi anneannesi öleli o kadar çok oldu ki. Babam da bir şekilde konuyu şakaya vurdu ve öleli çok olduğunu söyledi. Ardından babanem çok düşkün olduğu babasının yaşayıp yaşamadığını sordu. Ben büyük dede ile hiç karşılaşmadım. Onun öldüğü haberini kendisinden sakladığımızı düşündüğünü söyledi. Babam üzmek istemedi annesini. Ben bir soriyim abime dedi. Babanem ise anladı, ve mavi gözlerinden iki tane gözyaşı pit diye süzülüverdi yanaklarına. Hemen bana doğru döndü, babama sırtını dönerek. Elindeki bez mendili ile gözyaşlarını sildi. Baban görmesin ağladığımı dedi.

30.09.2011

death bed vs. postmortem

Young Girl on Death Bed, 1850, Daguerretoype, Thanatos Archive. "Ucunda Ölüm olan geçmiş bir geleceği dehşet içinde gözlüyorum. Pozun mutlak geçmişini veren fotoğraf, bana gelecekteki ölümü anlatıyor. O ölü ve ölecek" Roland Barthes, Camera Lucida

Geçen günlerde okuldaki odama değer verdiğim hocalardan biri geldi. Aramıza hoşgeldin oturmasına. Odamda bulunduğumuz süre boyunca bir çok şeyden ve post-mortem fotograf geleneği üzerine yazdığım tezden bahsettik. Benim geçmişim ile ilgili bazı önemli anları da bildiğinden, her sözümde kendimi kendisine açık ettim aslında. (Şimdiye kadar hoşgeldin oturmasına gelenler kendilerini bana açık ederlerken, bu sefer, her ne kadar sallanan koltukta ben oturmuyoduysam da enerjiler farklı aktı.) Psikanaliz ve psikoterapi üzerine çalışan biri olarak, ölümden nasıl korktuğumu ve kaybettiğim kişinin arkasından çektiğim derin, eski ve archaic acının izlerinin beni nasıl kuşattığını görmesi hiç de zor olmadı tabiki. Odama astığım ölü fotografları üzerine konuştuk. Fotoğrafları çeken sanatçılardan filan bahsettim ben. En son giderken; working title'ı şu anda "remembering and longing for through photography" olan tezimin aslında zamanında tutmadığım yasın bir yansıması olduğunu düşündüğümü söyledim ayaküstü. 11 yaşında ne nasıl yas tutulur biliyordum, ne de yas tutanlar arasında nasıl nefes alınır... "O zaman araçların yoktu" dedi. Haklı ki. Ne araçlarım vardı, ne de konuyu sorgulayabilecek cesaretim. Kardeşim o kadar hastaydı ki, annem ve babamla birlikte İsviçre'de bir hastanede kalıyordu. Bense onun ne kadar hasta olduğunu bir türlü anlamamıştım. Ben iyileşip geri geliceklerini sanıyordum. Anlamamışım baya. Hissetmemişim. İşin ciddiyetini algılamamışım. Nasıl böyle oldu bilmiyorum ama şimdi biliyorum ki varlığımı tanımlayan birini kaybetme olasılığına hiç hazırlanmamışım. Azıcık bile. Mümkün olduğunu bile sanmamışım. Hayata karşı nasıl bir güven hissediyorsam artık küçükken. Net olarak hatırladığım tek şey annemi feci özlüyor olduğumdu, hastalanıp da penadul iğnesi olmam gerektiğini duyduğumda yanımda olmadıkları için kendilerine feci sinirlendiğimdi (gerçi iğneleri sonra olmadım), yanında kaldığım yengem köpekten korktuğu için Dafı'nin geceleri üst kattaki bizim evde kaldığıydı benimse aşağıya giderken köpeğimin ağlayışlarını duyuşumdu.

Acaba kardeşime veda edemediğim, o süreçte hiç ama hiç yanında olamadığım, hatta çok hasta olduğunu bile anlamadığım için mi "son fotograf" ya da "death-bed photography" bu kadar ilgimi çekiyor. Her şey öylesine yabancılaştırılmış ve benden hem bedensel hem de zihinsel olarak uzak birşekilde gerçekleşti ki... Ben sadece yılbaşında apar topar İsviçre'ye getirildim (amcamın durmadan yanımda sigara içtiği boğucu bir uçak yolculuğu, bana matematik sorusu sormasın diye susmadan köpekler hakkındaki helak edici konuşmalarım, ve dedemin havaalanından eve yaklaşırken benimle ölüm hakkında yaptığı, şimdi hiç hatırlamadığım, o an neden bunları anlattığını anlamadığım felsefik konuşma) ve haberi aldım. Kardeşim bir vardı, bir yoktu.

Çalıştığım tez konusunun bu kadar kendime /darbelerime dair birşey olduğunu bildiğim halde kardeşimin bir tek fotografı yok etrafımda. Fotoğrafla nasıl yas tutulduğuna bakıyorum tezimde. Yas pratikleri içinde, aile bağlamında üretilen fotoğraflarda ölümün nasıl yeniden kurulduğuna, ölü bedenin yerine nelerin geçtiğine bakıyorum. Yaratıcı çözümler gördüğümde heyecanlanıyorum. İnsanlar nasıl yas tutup, sevgilerini ve acılarını kaybettikleri kişinin ardından nasıl ifade ettiklerini, kaybettikleri kişinin hatırasına fotograf ile nasıl tutunduklarını inceliyorum. Ama kardeşimin fotoğrafını yanıma yaklaştıramıyorum. Bunu farketmemiştim. Ziyaretime gelen hocanın sözleri bunu görmeme neden oldu galiba. Plink... Kardeşimin fotografı yok bu odada, ya da evdeki odamda, ya da cüzdanımda... ama Onun yerine başka 3 küçük çocuğun ölü fotografları asılı hemen yanıbaşımda. Bu ne ya!!! Niye tanımadığım bu ölü çocuklar omzumun üzerinden bana bakıyorlar (gerçi üçünün de gözleri kapalı)? Sevgili hocam sorduğunda bu fotograflarla ilgili birşeyler, onların benim bir parçam olduğunu söyledim. Bir nevi yansımam. Dehşet verici diğer ölü fotograflarını kastederek dedi ki;  bu fotograflarda fiziksel acı o kadar fazla ki, belki de senin çektiğin zihinsel acıyı ötelemende yardımcı oluyor bunların varklıkları... Öyle mi ki gerçekten. Çok acayip tüm bunlar. Bana acayip.  

29.09.2011

öğretmenler odası

Bugün sabah saat 8:30 da okuldaydım, saat 9:00'da ise sınıfta, yazı tahtasına sırtımı dönmüş, öğrencilerin karşısında.... Sevgili Deniz hoca ders izlencesini anlatmayı bir noktada durdurup, devamını "Pelin Hoca" anlatıcak dedi. :0) Herkezin gözbebekleri yön değiştirdi. Sonra da gözlerini kocaman kocaman açıp dinlediler. Bugün duydum ki mini mini birlerden bazı öğrenciler danışmanlarının kim olduğu sorulduğunda "Pelin Hoca" diye cevap veriyorlarmış. E tabi ne desinler. Onlar diyo da, benim bünyemde bu ne yapıyor ona bakıyorum. Ehe... seviniyorum yaw baya. Sevgili Deniz sayesinde oluyor birçok şey. Onun yaratıcı yazarlık dersine eşlik ediyorum. Onun değişiyle "güçlerimizi birleştirdik". Bana göreyse, unutmayacağım  bir "rite of passage" deneyimi yaşamama sebep oldu. Dersimizin final projesi de bu. "Rite of passage: Eşik, Değişim, Dönüşüm Anları". Baya bugün kendimi inisiye olmuş ve Pelin Hoca ismini almış gibi hissediyorum. Bi eşik geçildi gibi. Bakalım bu ders beni nasıl değiştirip dönüştürücek. Zevkle izliycem kendimi. Bu arada yanımda beslenme çantası getirmediğim zamanlarda,  öğretmenler yemekhanesinde yiyorum öğle yemeklerimi ona göre. 

13.09.2011

kokulu silgi

Küçücük bir odam var ya...
Hani işyerimde...
Tam da öğretmen odalarının olduğu upuzun koridorun başında.
Odanın yeri bir "gatekeeper"a yakışır konumda. Yada bekçi, danışma, kapıcı da diyebiliriz.
Kapım açık olduğunda, kafalar hemen içeri uzatılıyor... Küçük bir soru sallanıyor içeri. Her bir soru sürprizli.
Ama asıl ilginç şeyi kapım aralık olduğunda yaşıyorum.
Kafamı gömmüşüm bilgisayarıma - bişiler yazarken / okurken- odamı kapımın önünden geçen kişilerin kokuları dolduruyor.
Baya manyakça...
Kafamı kaldırıp havayı kokluyorum, Kafka gibi. Gerçek bir bekçi köpeğine yakışır şekilde. Gatekeeping böyle olur işte.
Genelde parfüm, yada el kremi kokusu giriyor odaya... yada bazen sigara...
Yakında kimin koridorda volta attığını kapıdan geçenlerle gözgöze gelmeden anlayabileceği galiba.
Sessizlikte insan daha mı iyi koku alabiliyor ne?
Mesela şu an içeri giren kokudan kıllanmadım değil. Bi çiçek kokusu giren, kötü değil, ama ne işi var ki burda. Çıksana dışarı.
Bi tütsü yakıyım da dikkatim dağılması artık.
("The relic and the work of mourning" diye bi makale okuyorum, pek lezzetli)

12.09.2011

bir varmış bir yokmuş...

Fetva veriyorum: Ölürsem yakında, fotograflarım kalmasın etrafta. Hatırlayıp çağırmayın beni yanınıza. Lütfen...
Bayramda, her zaman olduğu gibi uzakta olan sevgili büyüklerimize telefon ettik. Büyük teyzem, (babanemin küçük kardeşi) annemle konuşurken benim dışımda herkezin hatrını sordu uzun uzun. (Beni çok sever. Atlaması şaşkınlık verici.) Teyzem küçük kardeşimle de konuştuktan sonra telefonu ben aldım. Benimle ise sanki annemle konuşuyormuş gibi konuştu. Ananemden annem olarak bahsetti. Batu'nun, "şimdi telefona ablama veriyorum" demesi ya da benim ısrarla "teyzecim ben Pelin" demem pek de işe yaramadı. Taa ki telefonun son anına kadar. Bir ışık yandı. Hatırlandım. Belki de hatırlanmışım gibi yapıldım. Bozuntuya vermemek lazım diye. Bilmiyorum.

Dün babaneme gittik her pazar olduğu gibi ve babanem her zaman ki gibi saçlarımı beyenmedi; ya çok kısa, ya çok cılız, ya parlaklığını kaybetmiş... Badem yağı sürmem lazım vs. "Sırma saçlım" iltifatını herhalde yıllardır duymuyorum. Babanem 86 yaşında. Bu sefer ise hiç yapmadığı halde saçımın rengini açık buldu. Anneme sözde çaktırmadan saçımı boyayıp boyamadığımı sordu. Kendimi bildim bileli sarışınım, babanem beni bildi bileli sarışınlığımla övünür. Kulaklarım dikildi. Ne oldu ya şimdi? Sonra anladım, beni kuzenim sandığını.
- "Babaaanecim ben Pelin"
- "Evet Hilalciğim"...

Noluyor yaw.
İnsanlar unutamaz sanıyordum.
Unutamamak, silememek, içine işlemek üzerine konuşup durdum o kadar. Noldu şimdi. Bi an nasıl unutuldum. Hiç yokmuşum gibi nasıl oluyor? 

En sevgili kuzenim geçen aylarda babamla kavga etti. Şimdiyse öfkesinden benimle konuşmuyor. İşin acısı beni çok sever bilirim. Kardeşi yerine koyar. Koyar-dı diyelim... Ben ise, her aklıma geldiğinde gözlerim dolsa da, haftada bir en az rüyama girse de, konunun üzerine gitmiyorum. Elimi kaldırıp "benle ne alakası var yaw!!" diye söze bile dökemedim şaşkınlığımı. Korkudan. Çok üzülmekten korkmaktan erteliyorum durumu. Bu kadar çabucak vazgeçilebilir olmak beni çok üzüyo çünkü. Hiç yaşanmamışcasına silinmek, yokmuşum gibi davranılmak çok acı geliyor bana. Ama işte böyle bir şey. Babamın beni zamanında piercing yaptırdım diye redetmesi, ya da zaman zaman bizi terk etmesi... Çok acayip ama insan en sevdiğine arkasını dönebiliyor. Bir anda. Bunu ben de yapıyorum. Sevdiğim insanları terk ediyorum. Ettim defalarca. Acaba onlar beni terk etmesin diye mi önce ben davranıyorum. Terk edilmeyeyim diye mi çok bağlandığımda daralıyorum. Sonra da unutamıyorum. Ama belki yaşlanınca uçup gider tüm sevdiklerim aklımdan bir bir. Bırakırım arkamda ki ölüm döşeğinde hatırlamayayım hiçbirini... Ayrılıyoruz diye üzülmeyeyim. Dönmeyeyim geriye, karşılaşmayı arzu etmeyeyim bir daha. Dünyaya bağlı kalaraktan terk etmeyeyim burayı. Gözüm arkada kalmasın artık da rahatça gideyim. Ölmeden önce ölmek gerek diyor sevgili Guru'lar. Tüm bağlılıkları arkada bırakmaktan bahsediyorlar. Acaba unutmak kolaya kaçmak, hile yapmak mı oluyor? Yoksa unutmak acı çekmeyelim diye yaşlılıkta bize verilen bir lütuf mu?     

Üzülmeyeyim madem unutuldum diye. Sevineyim sessiz sedasız, tatsız tuzsuz, acısız kestik diye bağları aramızdan.

5.09.2011

"eskisi gibi değil lunapark"


Erkenden denize girersin, eve döndüğünde duş… Daha nemlisindir, yatak yastık çağırır ya hani… Pike! Üstündeki tüm dumanları silmiştir deniz, tuz, dağların gölgesi. Evin en serince odasına kaçarsın, yalnız kalmak istersin, pencereden rüzgar girdikçe “oh be” dersin, esmezse yanağın yastığa yapışır iyice, hava daha öğlen üçtür. Gözlerini kaparsın, herşey öyle canlı canlı dolar ki gözlerinin önüne… Ara sıra yastığın ıslanır, salya, ter, gözyaşı, uyku hep birbirine karışır. Aklına ne gelir? Başlarsın saçmalamaya, duyduğum seslerin hangisi pencerenin dışından geliyor, hangisi içimden? Rüyalar gerçek gibi kokar, anılardan parçalar oturur göysüne.  “En güzel günleriydi onlar ama geri gelicekmiş gibi değil” der şarkıdaki karakter. Uyandığında dersin “neyseki evimin en güzel yerinde duruyor hepsi”…

Yaz bitti… Geride kaldı. Eskidi... Şimdi kış/iş. Sonbahar da iyi ama...

Bugün ilk defa masculine deri ayakkabılarımın içine “ince çorap” giydim. İnce çorap çok kritik. Bana büyümeyi filan çağrıştırıyor olsa gerek. Kendimi rahatsız hissetmedim. Beyaz bi gömlek ve kahverengi pantalonumla, huzursuz bir gecenin ardından sabah işe geldim. Uzun bir koridor, birsürü oda, fazla erken gelmişim, kimsecikler yok. Oh ne iyi… Bugün işteki ilk günüm. Bundan böyle uzunca bir süre saat üçte uykuyla uyanıklık arasında gezdiğim uyurgezerlik durumlarını yaşayamayacağım. Burda minicik bir odam var. İçini pelin kokan birsürü şeyle doldurdum. Posterlerim, mumlarım, kitaplarım, fotograflarım, çaylarım, battaniyem… Tütsü yaktım bugün. Oda artık benim olsun diye. Oldu sanki. Bir sene hiç tatilim olmadan bu odayla birlikte takılıcam. Ben sevdim gibi, o da beni sevse iyi. Bu odada ne kadar kalıcağımı ve içinde neler yaşıyacağımı merak ediyorum. Eşyalarımı tekrar kutulara doldurduğumda umarım Hindistana gidiyor olurum.

yaz bitti odaya girdik. soğukta oda iyi ama

26.08.2011

poem of the butterflies

"The people of this world are like the three butterflies
in front of a candle's flame.

The first one went closer and said:
I know about love.

The second one touched the flame
lightly with his wings and said:
I know how love's fire can burn.

The third one threw himself into the heart of the flame
and was consumed. He alone knows what true love is."
Bab'aziz

21.06.2011

mesela hala parmak hesabı yaparım ben


1993                              2011

Geçen hafta, yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşlarım ile karşılaşma fırsatı buldum. (Düğün boyunca ettiğim "ay çok şeker" cümlesi gibi, işte bu da tam bir teyze cümlesi oldu!) Serin'in düğünü inanılmaz eğlenceli ve keyifli geçti. İlkokulda sınıfımızın en başarılı öğrencisi olan karakter ile karşılaştım. Gözlerimi kapatıp hatırlamaya çalıştım: o zamanlar ona gıcık mı oluyordum, yoksa bu gıcıklığın arkasında başka birşeyler mi vardı? Yaş 7-11 arası. Bir sürü şey geldi aklıma. Sınıf öğretmenimizin onu ne kadar çok sevdiği, benimse sevgili öğretmenimizden ne çok korkup nefret ettiğim, çarpım tablosu kabusum, süt fişleri ve cam sütün üstünde biriken kaymağın yarattığı mide bulantısı, andımız ve bir türlü ezberleyemeyişim, renkli bilyeler, kızları kızdırmaca günü filan falan. Sevgili ilkokulumuzun en başarılı öğrencisi, gerçekten de kendinden beklenenleri en iyi şekilde gerçekleştirip çok da başarılı biri olmuş çıkmış. Ama işin güzel kısmı, bunu ondan öğrenmeyişimiz oldu. Kendi hikayesini samimice "story of destruction" olarak anlatıp, "artık cumhurbaşkanı bile olsam annemin gözünde bir hiçim" gibi bir cümleyle bitirmiş olması kanımca onu başarılı yapandı. Kendisinden mainstream bir öykü dinlemeyi umarken (çünkü o sınıf öğretmenimizin gözbebeği), alternatif bir geçmiş kurgusu ile karşılaşmak iyiydi. 

Bambaşka bir bağlamda, 18 sene sonra gördüğüm karakterin yeni hikayesini eski anılarımla birlikte anlamlandırmaya çalışırken ben, 5. sınıf sonundaki mezuniyet balosundan sözü açtı. Onun bana dair hatırladığı şey ise matematiğimin pek de iyi olmadığı ve mezuniyetimde giydiğim elbiseydi... Sohbet yön değiştirdi, akşam bite yazdı, eve dönerken ben 11 yaşında giydiğim elbise ile, yıllar sonra bu düğüne giydiğim elbisenin ne kadar çok benzediğini farkettim. Bu sefer elbisemin askıları yoktu, t-shirt'um beyaz değil siyahtı, kurdelesi belinde değil, omzundaydı... Tüm düğün herkezin ne kadar çok değiştiğini, yaşlandığını filan düşünmüştüm, aslında değişen pek de bir şey yokmuş. Onur'la mezuniyet balosunda dans etmişmiydim hatırlamıyorum, ama benzer bir elbiseyle yıllar sonra sanki geçikmiş bir dans ettik. "Çok da güzel iyi oldu"

Not: Gelinin çiçeğini yakalayamadım. Ama çiçeği ile bir fotografım var. Babama bu fotografı gösterdiğimde çok sevindi. Her ne kadar çiçek ile ilişkim gerçekte 10 saniye sürmüş olsa da, fotograf makinesi ile bu anı uzatıp, işin gerçeğini saptırabilme ve anılarıma fotograftaki gibi kaydetme şansına eriştim. Sanıyorum evlilik ile ilişkim de tam da böyle. Evliliğe dair fotograflarla yaratıcağım anlık kurguları, gerçekliğine tercih ediyorum galiba. Gelinin çiçeğini kapmak üzerine yaptığım onca retorik bir yana, kalabalıkta kucağıma doğru düşseydi, yana çekilip yere düşmesine izin verir, sonra da salağa yatardım kesin. Çiçek de, evlilik de, fotograflanınca güzel. (hatırlanmak istenmeyen anları, çirkin fotografları atmak pek güzel. Sinsice keyif alıyorum bundan)

15.06.2011

not:

Bu arada artık bir işim var (30 olmadan hoca oldum ya baya seviniyorum)
ve ayrıca "çilek reçeli" olduğum için de çok mutluyum.

secret about a secret

"A photograph is a secret about a secret, the more it tells you, the less you know" diyor sevgili Diana Arbus. Bu durum beni çok cezbediyor. Tanımadığım insanların fotograflarını topluyorum. İçindeki karakterleri sevdiğim fotografları alıyorum genelde. Seçtiğim fotografların hepsi birer portre fotografım sanki. Her bir karakter, benim bir yanımı yansıtıyor gibi.... Tanımadığım ama bir şekilde kendimi yakın gördüğüm bu insanların görüntülerine sahip olmak, beni bir yandan yoruyor. Çünkü ben çözemesem de neler gizlediklerini, onlar sanki sırlarına ortak ediyorlar, dünyalarına alıveriyorlar beni. Arkadaşım filan oluyorlar bir anda. Tanıdık bir simaya dönüyorlar benim için. Susan Sontag, fotografı, bir dürbüne benzetiyor; bir yanındaki mercek uzaktakini yakınlaştırırken, diğer tarafı yakındakini uzaklaştıran. Fotografın da tıpkı bir dürbün gibi, exotic olanı tanıdık, aşina olduklarımızı ise garip ve soyut bir hale getirdiğini söylüyor. Bu fotograftaki karakterler de bana çok tanıdık. Omuzları birbirine deyen, ama birbirlerine bakmak yerine yüzlerini kameraya dönmüş babayla kızın arasındaki ilişki bana çok aşina. Bu tanımadığım exotic zamanlardan gelen, yabancı hayaletler sanki benim başka boyuttaki hallerim. Bütün sevdiğim bu eski fotograflardaki karakterleri yanyana koysam, bakan "aaa bu pelin" der mi ki acaba?

2.06.2011

koltuk boş kalınca, dostunu bulamayınca...

Dün, yıl sonu sergisi vardı bölümün. Hocalar, veliler, projeleri ile gurur duyan yeni mezun öğrenciler... Kokteyl havası içersinde, brokkolileri, minik sandviçleri yerken uzun süredir görmediğim bir hoca geldi yanıma. Boynunda fotoğraf makinesi asılı. Selamlamak için gülümsememe yanıt vermek için soruverdi köpeciğimin hatrını şu cümlelerle: "Bazooka'sız sergi olur mu? Hani nerde minik? Geçen seneki sergi fotograflarında hep Bozooka da var". Bense, "yok bu sefer" diyebildim, "öldü" demek yerine. Çıkmadı ağzımdan, söze dökemedim. Yüzümdeki gülümsemeyi de silemedim. Öyle dondu kaldı çarpılan ifadem. Sonra kaçtı hoca yanımdan. Nasıl dikenli bir his yaydıysam bir anda. Soranlara "iyi" diyorum genelde. Sorduklarına pişman olmasınlar, ne yapıcaklarını bilememenin şaşkınlığı içine düşmesinler diye. Benzer bir an var unutamadığım. Taa derinlerime kazınmış olan. Yaşadığımız toplu dehşet hissi, hala burkuyor her yanımı. Bundan 16-17 sene önce, ailecek Hiltona gittik yine. Güzel anlarımızı paylaştığımız, akşamüstleri canlı müzik olan, ve bizim herseferinde sepette patates kızarması ve chicken fingers yediğimiz mekana. Yaşadığımız kaybın üstüne, eski alışkanlıkları devam ettirmenin pek de iyi bir fikir olmadığı o zaman anladım. Oysa insan mutlu olduğu, güvende hissettiği mekanlara gidip teselli arıyor olsa gerek farkında olmadan. Herzaman oturduğumuz yerde, 4. koltuk boş kalınca, bizi tanıyan garson siparişleri almaya geldiğinde, sohpet etmek için soruverdi "bugün eksiğimiz var galiba, nerde minik?" diye... Her birimizin, zaten ağır olan kalbinin nasıl bir anda buz tuttuğunu çok iyi hatırlıyorum. En çok da o an, annemle babamı kurtarıcak küçük bi yalan uyduramadığıma, basitçe "yok bu sefer" diyemediğime yanıyorum. Rüyalarıma giriyor zavallı garsonun sevecen sorusu ve bizim yaşadığımız, kanımızı donduran o hüzün hissi. "Absence" böyle birşey işte. Sevdiğin kişiyi kaybettiğinde, koltuğu, odası, kalbindeki mekanı boş kaldığında, yerini hiçbirşey doldurmuyor. Kurduğun, süslediğin, yeniden yarattığın hatıralardan başka şey kalmıyor elinde. Yeni hafıza mekanları inşa etmek gerek, yoksa ne koyarsan koy boşluğu doldurmak için, eyreti duruyor. Tekrar tekrar benzer şeyleri yaşamak yorucu. Beklenmedik anda gelen, seni savunmasız yakalayan, bir kaç saf cümle... Birleşince geçmişle, pek bi can yakıcı oluyor.

Dün öğlen yemekte, sergiden önce, pizza ısmarladık, uzun süreden sonra cesaret edip. Tabiki Bazooka'nın iki dilimi kaldı geriye. Boğazımdan geçmedi onun hakkı olanlar. Bazooka'yla ofiste geçen yaz günlerinin tadı damağımda kalmış... Dünkü pizza'nın da, serginin de, ne tadı vardı ne tuzu. Hilton'da o akşam yediğimiz sepette tavuk ise boğazımda kalsa dahi iyidi. 

1.06.2011

babadan inciler: gelinin çiçeğini bu sefer pelin kapsın. nooolur...

bDün, akşam üstü, terasta bizimkilerle oturuyoruz... hava güzel, bir kaç gün önce sürüyle sınava girdikten sonra iş başvurusu yapmışım, sabah jurime girmişim (iyi de geçti hani ve bir sonraki jurime 5 ay var daha, ehe!), Batu'nun yaşgünü pastasını kesmişiz, Kafka yanımızda erikle oynarken komik kulaklarıyla bizi güldürüyor... keyfim pek bi gıcır filan derken, annem "Pelin bir arkadaşının düğününe davetliymiş" dedi. Babam ise heyecanlanıp yerinden doğruldu ve gözlerimin içine bakaraktan, uzun süre unutamayacağım şu repliği söyliyiverdi: "Pelin!! gelinin attığı çiçeği yakalamaya çalış!" Heh, güliyim mi ağlıyım mı bilemedim. Bir yandan gülerken, bir yandan ortamı terk edip çay koymaya gittim. Babamın torun sahibi olma hayallerini, gelinin çiçeğini yakalamama bağlaması, benden ne kadar ümidi kestiğinin bir resmi gibi adeta. "Çiçeği yakalamaya çalış". Sonra yağmur yağdı deli gibi, ama biz brandanın altında oturmaya devam ettik. Muhabbet de tatlıydı, havanın kokusu da...      

27.05.2011

Bakkaldan 1 Adet araştırma görevlisi almayı unutma

İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü için, 2547 sayılı kanunun 32.maddesi ve 31.07.2008 tarih ve 26953 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Öğretim Üyesi Dışındaki Kadrolar Öğretim Elemanı Kadrolarına Naklen Veya Açıktan Yapılacak Atamalarda Uygulanacak Merkezi Sınav İle Giriş Sınavlarına İlişkin Usul Ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” ile aynı yönetmeliğin 19.09.2009 tarih ve 27354 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan değişiklik uyarınca Araştırma Görevlisi alınacaktır.

Vay be cümleye bak!! Aylardır bu cümleyi bekliyorumdum.

AÇIKLAMA
Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü için (1 Adet araştırma görevlisi); İletişim Fakültelerinden mezun, Yüksek Lisansını film ve televizyon programcılığı ile medya-tasarım alanlarında yapmış ve Ankara’daki üniversitelerden birinde görsel ve kültürel çalışmalar alanlarındaki doktora programlarından birine kayıtlı bulunmak.

İşte açıklamada aradıkları ben değil miyim? Bence benim :0) ALESten 77'yi aldım. Bakalım kadroyu da alabilcek miyim? Haftalardır, haftasonlarımı çeşit çeşit sınavlara girerek geçiriyorum. ALES'ten tutun, KPDS'ye ve Toefl'a kadar... Önümüzdeki birkaç gün içinde, proposal jürimden sonraki ilk Tez İzleme Jurime giriceğim. Ondan sonra ise, gidip araştırma görevlisi kadrosu için başvuruda bulunacağım.

Tüm bunlar biterse artık, önümüzdeki haftasonu için hayalim: aileleyle ve Kafka ve Hoytla yapılan uzun bir kahvaltıdan sonra, "çalışmam lazım, sınava gitmem lazım" vs. demeden terastaki koltukta, brandanın altında, öğle vakti, koca bir göbekle uyuya kalmak. Sonra çalışmaya devam edebilirim :0) 

25.04.2011

withdraw from

Jason Naylor





















"Hatred (or hate) is a deep and emotional extreme dislike, directed against a certain object or class of objects (...) from inanimate objects to animals, oneself or other people, entire groups of people, people in general, existence, or the whole world.

René Descartes viewed hate as an awareness that something is bad combined with an urge to withdraw from it. Baruch Spinoza defined hate as a type of pain that is due to an external cause. Aristotle viewed hate as a desire for the annihilation of an object that is incurable by time. David Hume believed that hate is an irreducible feeling that is not definable at all. Sigmund Freud defined hate as an ego state that wishes to destroy the source of its unhappiness" (http://en.wikipedia.org/wiki/Hate, 25.04.201)

18.04.2011

post-it

Kafka buğday tarlasında kelebek kovaladı.
Bulutlar sürekli saçlarıma dolandı.
Uyku sersemi içime su serpildi
Su buharlaşınca içim geri burkuldu.
Tütsü yaktım, su içtim, dolunaya baktım durdum.
Boş yere... yaşlandım bile.

12.04.2011

ezberledim







Ayrılış
Bakakalırım giden geminin ardından
Atamam kendimi denize, dünya güzel
Serde erkeklik var, ağlayamam
Orhan Veli Kanık

voyeur: türkçe sözlük karşılığı sapık

Kendime günlerdir hediyeler alıyorum. Online. Paketler okula geliyor. Mailbox'ımda gördüğümde kargoyu, yüzüme bir sırıtış yayılıyo her defasında. Kötü bir sırıtış bu. Paketi çoğu sefer yırtarak açıyorum (annemin öğrettiği tekniklerin tersine). Zarfın içinden çıkan şey her defasında bir fotoğraf oluyor. "Resme" bakıyorum da bakıyorum, altını çeviriyor, üstünde elimi gezdiriyor, arkasını okuyorum.

Bugünkü hediye paketimin içinden çıkan bir cenaze fotografı. (zaten ya cenaze, ya mezarlık ya da postmortem çıkan) Biri ölmüş. İnsanların yüzündeki şaşkınlık ve hüzne bakıyorum. Beden dillerinde acılarını yansıtan detaylar arıyorum. Kıyafetlerinde ölümü ifade edip etmediklerini düşünüyorum. Yakalarına iğneledikleri fotograftan, sırtladıkları tabutun içindeki kişinin yüzünü seçmeye çalışıyorum...Acılarını nasıl söze dökmüşler, hatırlama isteklerini nasıl ifade etmişler onu arıyor gözlerim. Böyle bir anın benim için bir hediye niteliği taşımasına ve beni mutlu etmesine inanamıyorum. Kameraya bakan adamın o anının bir objeye dönüşüp şu anda elimde olması beni deli ediyor. O ise farkında bile değil...Bense fazlasıyla farkedip yabancılaşıyorum. Ama yine de yüzümdeki sırıtış azalmıyor.

sen bunu unut

Bulutlara bakıyorum,
Su içiyorum...
Unutamıyorum

2.04.2011

O kim o kim ooo?

Kapinin önünde oyalandim durdum.
Durdum da durdum...
Köpekler yoktu postaciyi kovalayan
Gelen gecen umursamaz
Ne sokak? Bilmem ne cikmazi?
Unuttum pulu yapistirmayi
Kulaklarim kirmizi
Çoraplarim islak
Kapi duvar
Pencereler perdeli
Kalbim yavasladi
Sakinledim, söndüm...
Geri döndüm

Posted from Blogium for iPhone

30.03.2011

kendine ait bir oda

These days, all I can think of is; this space...

























29.03.2011

my left overs

Uzun süredir organlarımı bağışlamayı düşünüyorum. Harekete geçicekken tam, bugün bu fikirden vazgeçtim. Öldüğümde yakılmak istiyorum ya ben. Beni bu dünyaya bağlayan bedenimi öldükten sonra bir de çürüyerek kaybolması için beklemek istemiyorum çünkü. Bunu istemezken, organlarımı bağışlayıp, benden bağımsız gezinen, etrafa dağılmış parçacıklarımın olması fikri korkutucu geldi. Öldükten sonra, bazı parçalarımın tekrar ölmesini beklemem gerekicek. Aşamalı bir ölüm deneyimi diyebiliriz buna. Kim bilir o parçalarım hakkında ne gibi karar verilicek sonrasında. Muhtemelen gömülecekler sonradan bağlandığı beden ile birlikte. Bir de onun çürümesini beklemem gerekicek. İş gitgide uzuyor gibi. Çok bencilce bir düşünce akışı sanırsam söz ettiğim. Kendi tamamen ölümümü, toptan kayboluşumu ve dünyaya olan bağlılığımdan kurtuluşumu, başkalarının yaşama olasılığına tercih ediyorum.

Bedenime dair ne var ne yoksa, puf diye kaybolsun istiyorum.
Bedenim sırf gözden uzakta (yeraltında) değilde, toptan toz olsun.
Tozken pırıldayarak yok olmak daha çok aklıma yatıyor.

Başka bir soru ise, bedenimin temsilleri ile ne yapıcağım. Fotograflarım... Ya da zihinlerde bıraktığım izleri nasıl kazıyacağım.Pelin kokan fotograflar, her gün sarılarak saatler geçirdiğim yastığım, kelimelerimi kustuğum defterlerim... Hepsini yakmalı, yadigar bırakmamalı... ki özgürleşsin ruhum, takılı kalmasın onda, bunda, şunda. Madem feci bağlı olduğum şeylerden ve anılardan yaşarken vazgeçmeyi beceremiyorum, bari öldükten sonra kalmasın kırıntılarım hafızalarda... Herkezin eline bir unutma yapıştırıcısı tutuşturayım öleyazdığımda...

Puf

Geçen gün rüyamda, kaçmasın diye bileğime bağladığım uçan mavi balonuma siyah kurdele taktığımı gördüm. Sabah uyandığımda anlam verememiştim niye "ölüm" simgesi ile işaratlediğimi uçarı, hayal dolu balonumu. Akşam olduğunda, anladım rüyamda saklanmış ayrılık, ölüm ve uzaklıkla dolu mesajı. Keşke bileğime bağlamasaydım da, elimden kayıverseydi balon rüyamda.



28.03.2011

Gözkırpsa keşke kalbim

Hayalim kırık,
Umudum kayıp bugün...
Hala görmeyen gözleri düşünüyorum.
Kör bir çift gözle bakıştığımı düşlüyorum...

Kalbim plastik, toz pembe kokuyor,
Öyle yapay ki atarken gıcırdıyor.
Bedenim kafasız, savruluyor.
Ruhum küs, benden uzak duruyor.

Kirpiklerimi birbirine bağlasam
Gözkapaklarımı yapıştırsam,
Kapalı gözlerimi yerinden edip
Kalbime iğnelesem?

Olur mu gözlerim kör,

Aşktan...

25.03.2011

Uyandığımda gözümde çapak var sanmıştım, diilmiş...

Bugün tüm gün sol gözüm seyirdi.
Göz kapağıma bir sözcük sıkışmış,
Buğulandırıyor beni...
Harflerini seçemiyorum.
Gözümü kör etse,
A'si, Ş'si, K'siyle...

24.03.2011

Kalbin unutma yapıştırıcısı ile tamiri üzerine

"Fixing a broken hearth" by Nonnetta
Bir kalp düşünün,
Kalbinizi düşünün.
Koyu, kırmızı, ıslak, sıcak, hareketli
hatta bu kadar canlı olması hafif ürkütücü.
Girintili, çıkıntılı
Saklı gizli
Görünen ve görünmeyen taraflarıyla kendi halinde...

Böyle bir kalbi kırabilir misin?
Yumuşak sıcak bir kalp...
Çekiştirsen de, mıncıklasan da, atıp tutsan da kalp oldu mu yumuşak kırılmaz...
Kırılması için kuruması, solması, susuz kalması gerekir.
Sertleşmiş, üşümüş, üzülmüş bir kalp kırılır ancak.
Şimdi düşünüyorum birini kırdığımda kalbini ne hala getirmiş olduğumu
Kalbim kırıldığında nasıl içimi üşütüp, damarlarıma battığını

Böyle bir kalp nasıl geri yapışır?
Unutma yapıştırıcısı kalbin yer yer sert kalmasına neden olmaz mı?
Kalp yavaştan kendine geldiğinde, şişip ısınıp ıslandığında
Yapıştırdığın yerler gerilmeye başlamaz mı?
Düzeliyor olmak canını yakmaz mı...

17.02.2011

kanatlı kalp

Dün Batu'ya, Batu'nun pek çok güvendiği bir arkadaşının (arkadaşı dediğim karakterin Batu'nun yaklaşık iki katı yaşında olduğunu söylemeden edemeyeceğim) gençken başından geçen bir olayı anlattım. Bu hatıra, Batu'nun yaşlarındayken nasılda bir gün babasının ensesinden tutup, yumruğunu burnunun önünde salladığı ile ilgiliydi. Delikanlı ateşi ile yaptıkları gözümüzün önünde canlandı. Batu'ya iyi geldi bu his galiba. Güldü bi çok. Ben de güldüm o an, ama sonra Batu'nun farkında olmadan ilk söylediği şeyi hatırlamak hiç iyi gelmedi doğrusu: "Ben babamın ensesine yapışamam ki, onun boyun fıtığı var" dedi. Hiç kıyamadım. Muhtemelen bu cümlede kalp burkanın ne olduğu ile ilgili hiç bir ipucu yok. Çünkü Babamın Batu'ya işte tam da bu nedenle hiç sarılmadığını bilmiyorsunuz. Babamın verdiği tepkinin farkında olduğunu sanmıyorum, bilmeden yaptığı birçok minik şeyden biri... Ama herşey ayrıntıda gizli değil mi ki?. Babalık müessesine ait bir pervasızlıktan başka birşey değil galiba bu. Yada bizim deneyimlediğimiz baba ile ilgili. Kısaca, Batu ne zaman babama sarılmaya kalksa babamın onu, "göysümde gözlük var kırılıcak", "aman boynum!! fitığım var DUR!!" diyerek ittigini görmezden gelemiyeceğim artık. Sarılmamak için buna benzer o kadar çok bahanesi var ki. İşin kötüsü artık bir bahane bile duymaya gerek görmüyor. Zaten artık küçük oğlunun bile kendisine sarılmak istediğini sanmıyorum. Çok küçük şeyler gibi gözükse bile, birikince bir çocuğun kalbini nasıl ağırlaştırdığını düşünüyorum bugün. Düşüncesi bile beni bu kadar yorarken, Batu kalbiyle napıyor acaba. Kalbine kanat takmak, uçan balon bağlamak ya da suya bırakmak istiyorum ki azıcık hafiflesin.

14.02.2011

Ironik bir sevgililer gunu hatirasi

Evde olum ruzgarlari esiyordu aralik ayinda
Bu ay ise ayrilik dolduruyor her odayi Bugun 14 Subat
Birlikteliyi kutlamak yerine topluca birbirimizden, evimizden, eski iliskilerimizden ayrilacagimizi anladim bu gun...
Cekirdek aile dedigin, bana evden ayrilma firsati vermeden cozuluyor

Posted from Blogium for iPhone

11.02.2011

ayrılcağını bile bile çok sevmek

























nası olcek ki bu yavrulardan ayrılma şeysi...
sevgililerimden de böyle ayrıldım ben hep,
seve seve, kalbimi söke söke...
hiç kavga dövüş hatırlamam o günleri,
salya sümük ayrılmalar yaşadım hep.
pek ayrılabildiğim de söylenemez, ne zihnen ne ruhen
yürüsem de yolumda, düşünür dururum, merak eder, sorarım... unutamam
yanyana yıllar geçirdiğim, pek önemsediğim ama artık birlikte olmadığım sevgilimin başka birine aşık olduğunu olduğunu öğrendim yeni.
yılbaşından bu yana bu haberi iki farklı kişiden iki defa işittim.
nasıl hissettiğimi anlatmıycam.
yavrulardan ayrılcağımı bile bile deli gibi bağlanıyorum herbirine
sevgilimden ayrılcağımı bile bile yaşıyorum her günü sanki
ankaraya döneceğimi bile bile istanbulda o hayal gibi günleri yaşadım
ölüceğimi bile bile durmadan fotografımı çekiyorum.
bu ne ya!!!

10.02.2011

bazooka'nın 4 patisi

Bu arada bütün patilere içime sinen bir ev buldum.
İçim bir yandan rahatlarken bir yandan da rahatsız
Hiç ayrılasım yok ki kendilerinden... 

fotograf arkası manileri

















Günler önce İstanbulda bir sahafta karşilaştım bu fotograf ile...ama galiba bıyıkları yüzünden yüzünde sürekli hafif bir gülümseme varmış gibi gözüken bu şapkalı karakteri hala çıkartamıyorum aklımdan. Yaşadığı korkunç günleri merak ediyorum. Ama okuyamıyorum yüzünden...

1940-1970 yılları arasında hatırlanmak üzerine çekillip, sevilen aile bireylerine yada sevgiliye yollanan fotografların (yada onların deyisi ile cansız hayallerin) arkasına yazılmış satırları okudum. Kocaman kolilerin başında saatler geçirdim. Herkes ebediyete kadar hatırlamak istediği güzel anıları sevdikleri ile paylaşırken, şapkalı amca korkunç günlerin hatırası olarak bir vesikalık fotograf saklamış. Bu fotografı kimseye göndermemiş, arkasındaki yazıyı ise sadece kendisine yazmış sanki. Yaşadığı korkunç günleri hatırlatan bu vesikalığı atmak yerine, saklamış. Yaşadıklarını ise çözemiyorum. Susan Sontag'ın "başkalarının acılarına bakmak" kitabında söz ettiklerine benzer şeyler mi yaşıyorum acaba bu vesikalığa bakarken. Korkunç günlerden, yaşadığı şeylerden çok şey öğrendiğini ummak istiyorum. Hikayelerini dinlemek, kucağında kedisi ile oturduğu sallanan koltuğunda, büyük pencereli eski evinde hemen şimdi onu ziyarete gitmek istiyorum.  

Sevgili Arkadaşım Erdoğan
Hayalim bir gemi
Yoktur yelkeni
Bu resme Baktıkça
Hatırlarsın beni
Yıldırım ­ 

Güneşli günlerde mehtap-
lı gecelerde geçirdiğimiz
saatleri maziye karıştır-
mazsan ne mutlu bana
Sizi çok sevenkardeşin
K. Nazlı

1.6.964
Açık deniz
Açık sema
Hatırlatır beni sana
Şu cansız hayalim
Kalırsam hatıra
Ölürsem
Elfatiha

Sevgili kardeşim Zehra
Şimdi Biz uzaktayız
Duyamazsın sesimizi
Hatıra olarak gönderi
yorum şu Bir silik resmi
mizi
agben süleyman
gelininiz necmiye
30.9.950
Foto Doğan
Nazilli

Arkadaşım Nihat’a unutulmaz
hatıra.....
Resim Deyipte geçmeyin Sakın
Cansız gölgeme hayretle bakın
İnsan bir çiçektir Solar
Resim bir hayaldir Maziyi
Anar Arkadaşın Ziya Ayten (?)

26.01.2011

bi dinlerken dokunmak var, bi duyarken dokunamamak

Forget Me Not’ı sessiz olarak çektim.
Filmi kurguladık, sevgili arkadaşlarım müziklerini yaptı ama film bir türlü canlanmadı...
Taa ki filmi gerçekçi kılan tüm sesleri yapay ortamda tekrar üretip üzerine yerleştirene, sahneleri atmosfer sesi ile dürtene kadar.
Dün İstanbulda kendimi daha iyi hissetmeme rağmen, kulaklıklarımı çıkarmadım, müziğin sesini kısmadım.
İstiklal caddesinde kalabalık içinde yürürken içinde bulunduğum mekana dair hiç bir atmosfer sesi duymamanın getirdiği bir yapaylık vardı her anda.
Filmim sessizken nasıl ölü gibiyse, yaşamım da sadece müzikle sessizken tıpkı bir film gibi göründü gözüme. Bir klip izliyor da olabilirdim, yada gözümün önünden müzik eşliğinde geçen bu görüntüler mainstream bir filme ait olabilirdi.

Şu an hayata pek deyesim yok. Kendisi sürekli bana dokunup, ıslatıyor olsa da.
Gözlerimi ıslatıyor,
Paltomu ıslatıyo
İçimi nemlendirip duruyor.
Etrafı dinlemek ona dokunmakla eş değer bir his yaratıyor içimde.
Ama birinin sadece sesini duymak, ona dokunamamanın eksikliğini hatırlatıyo sadece...
Mimiklerini görememek, arkan dönükken bakışlarını hissedememek, varlığını, aurasını, orda biryerlerde tıkırdıyor olmasını bilmemek...
Telefonu kırasım var.
Başım önde, dokunmadan yürüyordum ensem ıslanırken dün,
Bir amcanın, “çok mağdurum” yazılı bir kağıdın önünde baya ağladığını gördüm. Sesini duymadım ondan mı ki gerçek gibi değil de, tüm gün baktığım eski fotograflardan çıkma biri gibi geldi bana.
Dün tesadüflerin en tatlılarından birini yaşadım, elmamın son lokmasını çok sevdiğim birine verdim. Sonrada onu çok uzaklara uğurladım. Arkasından el sallayıp.
Sonra da kendimi tutamayıp çok sevdiğim köşelerden birine gidip, dondurma seçtim, yağmurda yalanarak eve geldim.

Ev sıcaktı...

24.01.2011

First time around

Yazmayi unuttum,
Dun, gun bitmeden, Istanbulun bana semsiyesini verdigini...
Farkinda olmasa da biliyorum icten ice beni hic islatmak istemedigini

Bugun dolasirken sevdigim koseler ile karsilasmaktan kaciyorum
Hep yurudugum bakmaya doyamadigim yollardan kosarak geciyorum
Her gelisimde ugradigim yerlerde yemiyorum
Gozlerim kapali, semsiyem elimde... Istanbulun semsiyesi.
Duymiyim diye kocaman kulakliklarimi taktim, muzik dinliyorum
Metrodaki sokak calgicisini duyamadim...
Simdi bu buyuk kutuphanenin arsivleri arasina saklanip fotograflar arasinda kaybedicem kendimi

23.01.2011

damlayan yapay gözyaşı görmek

İstanbula geldiğimden beri ağlıyorum
Nedensiz olan “böhüü”lerden
Yolda yürürken, taksiye binerken, elma ısırırken...
Tutamıyorum kendimi,
Belkide sonunda biraz yalnız kalabildiğim için oluyo bunlar

Eski gelişlerimle karşılastırıyorum her anı
Sıcak yaşayan evimin yerinde soğuk, suyu ve elektriği kesik kızgın bir mekan var karşılayan beni
Buzdolabında çürümüş şeyler
İçi kaynıyor, karşıma geçip bağırmasından korkuyorum.
Çalarsa kapatamıyacağımdan deli gibi korktuğum alarmın tiz sesi,
Zamanında hayallerle doldurduğum, sabırsızlıkla beklediğim mavi mekanın beni bu kadar çok kapı dışarı etmeye çalıştığına inanmak istemiyorum içten içe
Sanki beni dışarıya kusup kendi yanlızlığında kalası var.
Farelerin kendini kemirmesine üzülmemi dahi istemiyor

Kendimi tam hissettiğim günleri hatırlattığı için sertleşiyo kalbim
Şu anda yanına yaklaşamadığım hisleri özlediğim için
Kaybettiğim şeyleri hatırlattığı için üzüyor sıradan gözüken sokaklar filan
Belkide başka şeylere de ağlıyorum tam bilmiyorum herşey birbirine karışıyor

Şimdi burada olsam da, İstanbul ile geçirdiğim günler bitti
Biteli bir sürü zaman geçti
Ama bittiğini bugün anladım galiba
Acaba ondan mı ağlıyorum
Daha da uzaklaşıcağımdan mı 

İstanbul tüm gün yağmur yağdırıdı üzerime ama ağlamadı, sadece ıslatıp seyretti beni.
Gün biterkense yapay gözyaşı damlattı gözlerine,
İçinde yağmurlar yağsa da, İstanbul’un gözleri hep kuruydu.


14.01.2011

yanağımdaki sivilce ve diğerleri

Tam bunalımda bir kadın tepkisi verip kuaförde buldum kendimi...
Artık saçlarım ne sarı ne uzun... üstelik geçenlerde yaşgünüm vardı, 30 yaşıma da çok az kaldı.
Dün kuaförümün saçlarımı kesme ısrarına karşı çıkıcak gücü bulamadım kendimde. Hani çok da israr etmedi adam... Bir şeyleri ardımda bırakmak istiyorum çok, ama geride bırakma gücünü de gösteremiyorum sanırsam ki... Madem yüklerimden kurtulamıyorum  bari saçlarımı kesip hafifliyim. Bari bunu beceriyim... mi dedim? bilmiyorum. "İyi peki kes" dedim.
İnsan durup dururken uzasın diye uğraştığı upuzun sarı saçlarını keser mi ya. Dışımda yaptığı değişim, içimdeki şeylerin değişmesine neden olur mu? Ne zaman gün içinde artık gözlerim dolmaktan yorulucak, ne zaman eskisi gibi olucam? Çok sıkıldım hem bu halimden, hem sürekli bir limboda yaşamaktan. Canımın birşey yapmak istememesinden, ne isteyeceğimi bilememekten, yaptıklarımdan zevk alamamaktan, hayal kuramamaktan çok daraldım. Bu blogu yazmaya başladığımdan beri başıma gelenlerden yoruldum.
peh.

2.01.2011

my new tool kit