21.06.2011

mesela hala parmak hesabı yaparım ben


1993                              2011

Geçen hafta, yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşlarım ile karşılaşma fırsatı buldum. (Düğün boyunca ettiğim "ay çok şeker" cümlesi gibi, işte bu da tam bir teyze cümlesi oldu!) Serin'in düğünü inanılmaz eğlenceli ve keyifli geçti. İlkokulda sınıfımızın en başarılı öğrencisi olan karakter ile karşılaştım. Gözlerimi kapatıp hatırlamaya çalıştım: o zamanlar ona gıcık mı oluyordum, yoksa bu gıcıklığın arkasında başka birşeyler mi vardı? Yaş 7-11 arası. Bir sürü şey geldi aklıma. Sınıf öğretmenimizin onu ne kadar çok sevdiği, benimse sevgili öğretmenimizden ne çok korkup nefret ettiğim, çarpım tablosu kabusum, süt fişleri ve cam sütün üstünde biriken kaymağın yarattığı mide bulantısı, andımız ve bir türlü ezberleyemeyişim, renkli bilyeler, kızları kızdırmaca günü filan falan. Sevgili ilkokulumuzun en başarılı öğrencisi, gerçekten de kendinden beklenenleri en iyi şekilde gerçekleştirip çok da başarılı biri olmuş çıkmış. Ama işin güzel kısmı, bunu ondan öğrenmeyişimiz oldu. Kendi hikayesini samimice "story of destruction" olarak anlatıp, "artık cumhurbaşkanı bile olsam annemin gözünde bir hiçim" gibi bir cümleyle bitirmiş olması kanımca onu başarılı yapandı. Kendisinden mainstream bir öykü dinlemeyi umarken (çünkü o sınıf öğretmenimizin gözbebeği), alternatif bir geçmiş kurgusu ile karşılaşmak iyiydi. 

Bambaşka bir bağlamda, 18 sene sonra gördüğüm karakterin yeni hikayesini eski anılarımla birlikte anlamlandırmaya çalışırken ben, 5. sınıf sonundaki mezuniyet balosundan sözü açtı. Onun bana dair hatırladığı şey ise matematiğimin pek de iyi olmadığı ve mezuniyetimde giydiğim elbiseydi... Sohbet yön değiştirdi, akşam bite yazdı, eve dönerken ben 11 yaşında giydiğim elbise ile, yıllar sonra bu düğüne giydiğim elbisenin ne kadar çok benzediğini farkettim. Bu sefer elbisemin askıları yoktu, t-shirt'um beyaz değil siyahtı, kurdelesi belinde değil, omzundaydı... Tüm düğün herkezin ne kadar çok değiştiğini, yaşlandığını filan düşünmüştüm, aslında değişen pek de bir şey yokmuş. Onur'la mezuniyet balosunda dans etmişmiydim hatırlamıyorum, ama benzer bir elbiseyle yıllar sonra sanki geçikmiş bir dans ettik. "Çok da güzel iyi oldu"

Not: Gelinin çiçeğini yakalayamadım. Ama çiçeği ile bir fotografım var. Babama bu fotografı gösterdiğimde çok sevindi. Her ne kadar çiçek ile ilişkim gerçekte 10 saniye sürmüş olsa da, fotograf makinesi ile bu anı uzatıp, işin gerçeğini saptırabilme ve anılarıma fotograftaki gibi kaydetme şansına eriştim. Sanıyorum evlilik ile ilişkim de tam da böyle. Evliliğe dair fotograflarla yaratıcağım anlık kurguları, gerçekliğine tercih ediyorum galiba. Gelinin çiçeğini kapmak üzerine yaptığım onca retorik bir yana, kalabalıkta kucağıma doğru düşseydi, yana çekilip yere düşmesine izin verir, sonra da salağa yatardım kesin. Çiçek de, evlilik de, fotograflanınca güzel. (hatırlanmak istenmeyen anları, çirkin fotografları atmak pek güzel. Sinsice keyif alıyorum bundan)

15.06.2011

not:

Bu arada artık bir işim var (30 olmadan hoca oldum ya baya seviniyorum)
ve ayrıca "çilek reçeli" olduğum için de çok mutluyum.

secret about a secret

"A photograph is a secret about a secret, the more it tells you, the less you know" diyor sevgili Diana Arbus. Bu durum beni çok cezbediyor. Tanımadığım insanların fotograflarını topluyorum. İçindeki karakterleri sevdiğim fotografları alıyorum genelde. Seçtiğim fotografların hepsi birer portre fotografım sanki. Her bir karakter, benim bir yanımı yansıtıyor gibi.... Tanımadığım ama bir şekilde kendimi yakın gördüğüm bu insanların görüntülerine sahip olmak, beni bir yandan yoruyor. Çünkü ben çözemesem de neler gizlediklerini, onlar sanki sırlarına ortak ediyorlar, dünyalarına alıveriyorlar beni. Arkadaşım filan oluyorlar bir anda. Tanıdık bir simaya dönüyorlar benim için. Susan Sontag, fotografı, bir dürbüne benzetiyor; bir yanındaki mercek uzaktakini yakınlaştırırken, diğer tarafı yakındakini uzaklaştıran. Fotografın da tıpkı bir dürbün gibi, exotic olanı tanıdık, aşina olduklarımızı ise garip ve soyut bir hale getirdiğini söylüyor. Bu fotograftaki karakterler de bana çok tanıdık. Omuzları birbirine deyen, ama birbirlerine bakmak yerine yüzlerini kameraya dönmüş babayla kızın arasındaki ilişki bana çok aşina. Bu tanımadığım exotic zamanlardan gelen, yabancı hayaletler sanki benim başka boyuttaki hallerim. Bütün sevdiğim bu eski fotograflardaki karakterleri yanyana koysam, bakan "aaa bu pelin" der mi ki acaba?

2.06.2011

koltuk boş kalınca, dostunu bulamayınca...

Dün, yıl sonu sergisi vardı bölümün. Hocalar, veliler, projeleri ile gurur duyan yeni mezun öğrenciler... Kokteyl havası içersinde, brokkolileri, minik sandviçleri yerken uzun süredir görmediğim bir hoca geldi yanıma. Boynunda fotoğraf makinesi asılı. Selamlamak için gülümsememe yanıt vermek için soruverdi köpeciğimin hatrını şu cümlelerle: "Bazooka'sız sergi olur mu? Hani nerde minik? Geçen seneki sergi fotograflarında hep Bozooka da var". Bense, "yok bu sefer" diyebildim, "öldü" demek yerine. Çıkmadı ağzımdan, söze dökemedim. Yüzümdeki gülümsemeyi de silemedim. Öyle dondu kaldı çarpılan ifadem. Sonra kaçtı hoca yanımdan. Nasıl dikenli bir his yaydıysam bir anda. Soranlara "iyi" diyorum genelde. Sorduklarına pişman olmasınlar, ne yapıcaklarını bilememenin şaşkınlığı içine düşmesinler diye. Benzer bir an var unutamadığım. Taa derinlerime kazınmış olan. Yaşadığımız toplu dehşet hissi, hala burkuyor her yanımı. Bundan 16-17 sene önce, ailecek Hiltona gittik yine. Güzel anlarımızı paylaştığımız, akşamüstleri canlı müzik olan, ve bizim herseferinde sepette patates kızarması ve chicken fingers yediğimiz mekana. Yaşadığımız kaybın üstüne, eski alışkanlıkları devam ettirmenin pek de iyi bir fikir olmadığı o zaman anladım. Oysa insan mutlu olduğu, güvende hissettiği mekanlara gidip teselli arıyor olsa gerek farkında olmadan. Herzaman oturduğumuz yerde, 4. koltuk boş kalınca, bizi tanıyan garson siparişleri almaya geldiğinde, sohpet etmek için soruverdi "bugün eksiğimiz var galiba, nerde minik?" diye... Her birimizin, zaten ağır olan kalbinin nasıl bir anda buz tuttuğunu çok iyi hatırlıyorum. En çok da o an, annemle babamı kurtarıcak küçük bi yalan uyduramadığıma, basitçe "yok bu sefer" diyemediğime yanıyorum. Rüyalarıma giriyor zavallı garsonun sevecen sorusu ve bizim yaşadığımız, kanımızı donduran o hüzün hissi. "Absence" böyle birşey işte. Sevdiğin kişiyi kaybettiğinde, koltuğu, odası, kalbindeki mekanı boş kaldığında, yerini hiçbirşey doldurmuyor. Kurduğun, süslediğin, yeniden yarattığın hatıralardan başka şey kalmıyor elinde. Yeni hafıza mekanları inşa etmek gerek, yoksa ne koyarsan koy boşluğu doldurmak için, eyreti duruyor. Tekrar tekrar benzer şeyleri yaşamak yorucu. Beklenmedik anda gelen, seni savunmasız yakalayan, bir kaç saf cümle... Birleşince geçmişle, pek bi can yakıcı oluyor.

Dün öğlen yemekte, sergiden önce, pizza ısmarladık, uzun süreden sonra cesaret edip. Tabiki Bazooka'nın iki dilimi kaldı geriye. Boğazımdan geçmedi onun hakkı olanlar. Bazooka'yla ofiste geçen yaz günlerinin tadı damağımda kalmış... Dünkü pizza'nın da, serginin de, ne tadı vardı ne tuzu. Hilton'da o akşam yediğimiz sepette tavuk ise boğazımda kalsa dahi iyidi. 

1.06.2011

babadan inciler: gelinin çiçeğini bu sefer pelin kapsın. nooolur...

bDün, akşam üstü, terasta bizimkilerle oturuyoruz... hava güzel, bir kaç gün önce sürüyle sınava girdikten sonra iş başvurusu yapmışım, sabah jurime girmişim (iyi de geçti hani ve bir sonraki jurime 5 ay var daha, ehe!), Batu'nun yaşgünü pastasını kesmişiz, Kafka yanımızda erikle oynarken komik kulaklarıyla bizi güldürüyor... keyfim pek bi gıcır filan derken, annem "Pelin bir arkadaşının düğününe davetliymiş" dedi. Babam ise heyecanlanıp yerinden doğruldu ve gözlerimin içine bakaraktan, uzun süre unutamayacağım şu repliği söyliyiverdi: "Pelin!! gelinin attığı çiçeği yakalamaya çalış!" Heh, güliyim mi ağlıyım mı bilemedim. Bir yandan gülerken, bir yandan ortamı terk edip çay koymaya gittim. Babamın torun sahibi olma hayallerini, gelinin çiçeğini yakalamama bağlaması, benden ne kadar ümidi kestiğinin bir resmi gibi adeta. "Çiçeği yakalamaya çalış". Sonra yağmur yağdı deli gibi, ama biz brandanın altında oturmaya devam ettik. Muhabbet de tatlıydı, havanın kokusu da...