Geçenlerde bir makale okurken gözlerim doldu. Hemde öyle çok doldu ki okumaya devam edemedim satırlar bulanıklaştığından. Arada oluyor bu. Kuramsal ve felsefik dertler ve tartışmalar içindeyken yazar, bazen kendinden bir şey karalıyor satır aralarına. İşte o zaman çok hazırlıksız yakalanmış olabiliyorsun. Tüm dikkatini filozofun karmaşık cümlelerini anlamaya vermişken, adamın kalpten söylediği bir söz seni uçurumdan aşağıya atabiliyor. Tabi benim okuduğum kuramsal çerçevenin anahtar kelimeleri "loss", "melancholia", "mourning" ve "memory" olduğundan, uçurumdan kanatsız çok düştüm..
Psikanaliz üzerine çalışan Winnicot'un oyuncaklar ve oyun üzerine 1970'lerde yazdıklarına rastladım. Çocukların oyuncaklarına "magical" bir değer atfetmiş amca. Bazı objelerin/oyuncakların, çocuğun annesinden ayrılması sürecinde yaşadığı acı ve korkusuna dair nasıl bir rahatlama sağladığını anlatıyor teorisinde. Annenin yokluğunu ve yokluğunun yarattığı acıyı hafifletmenin sihirli bir yolu... Kendisinin annesinin bir parçası olmadığını ve aslında annesinin kendisinden başka, ayrı, dışsal bir varlık olduğunu farkına varmanın acısı çocukken yaşadığımız... peh, zor yav.
Benim o kadar bedenime yapıştırdığım, elimden bırakmadığım, beraber uyuduğum oyuncağım vardı ki... (Hala ananaemin doğduğumda aldığı kocaman ayı yatağımda yaşıyor mesela) Kendi varlığımı yansıttığım oyuncak hayvancıklarım önce tavşan, bir dönem kaplan, ayı, bir dönemse siyah panter, aslan ve köpekti sanırsam... Gizem'inkisi hep sabitti; onun meselesi hep atlardı. Tüm alter ego yansımalarım hala odamdalar. Söz konusu magical güçlere sahip uzantılarım bir süre sonra canlandı tabi. İlk hamsterım (fındık), köpeciğim (dafi), kırmızı yanaklı papağanım (simka), iguanam (taita) ve içimin içi Bazooka ve şaşkın mutlu çocuk Kafka. Öylesine sıkı sıkıya bağlanıyorumki hepsine... O kadar mı korkuyorum hala annemden ayrılmaya. Fulamamim de ayrılanamayacak hatun ama...


1 yorum:
Pufffff yazar pek kalpten yazmış yine bloga :) gözlerim yaşarmasın da ne yapsın???
Yorum Gönder