30.11.2011

yas, melankoli, bellek ve fotograf üzerine

Bir sunum yapıcam cuma günü, konuşmamın başlangıcında bu fotograflar var. Dinlemek isteyen?



















    
Bu arada yakında tez izleme komitesi ile buluşmam var. Hatta 6 Aralık'ta. 6 aylık çalışmayı son bir aya sıkıştırırsan böyle perişan olur geceni gündüzüne katarsın diyorum kendi kendime. Ama böyle gözlükleri çıkarmadan da durmadan çalışmanın keyfi bi başka. Üzerinde çalıştığım bölüm Teori chapter'ı aslında ama konu melancholy, mourning, memory and memorial photography olunca çok da sıkıcı kuramsal bir metin olmadı. Derdim absence/presence... Her bir section'a pek sevdiğim alıntılarla başladım: 

"Every photograph is a regret; it is an end", Luc Sante

“A photographs is both a pseudo-presence and a token of absence”, Susan Sontag 

 “A cold winter night. I’m warm enough, yet I’m alone. And I realize that I’ll have to get used to existing quite naturally within this solitude, functioning there, working there, accompanied by, fastened to the “presence of absence”, Roland Barthes

“The photograph of the missing being, will touch me like the delayed rays of star”, Susan Sontag

“Struck by the abstract nature of absence; yet it’s so painful, lacerating. Which allows me to understand abstraction somewhat better: it is absence and pain, the pain of absence- perhaps therefore love?”
Roland Barthes

“Melancholia behaves like an open wound”, Sigmund Freud

24.11.2011

rüyada başı döner mi insanın yaw

Çok çalışkanım iyi hoş da başım dönüyor bugün o niye anlamadım...

11.11.2011

başka bir şehirdeyken mesela

Ne vakit ki alışkanlıklarımın dışına çıkıyorum,
Ve vakit ki yenilikler içinde yalnız dolaşıyorum,
İşte o zamanlar müzik dinliyorum,
Tanımadıkken gözüme çarpan hiçbirşey
Kendimi bir filmin içinde hissediyorum.
Müziğin günümün soundtrack'i haline gelmesine bayılıyorum.
Alışmadığım bir yastık yanağımın altında,
Başucumda yıkamadan yediğim çileklerden arta kalanlar duruyor.
Kokusu geliyor burnuma.
Çilekli bir rüya olsun bu geceki.
Tatlı uykular

8.11.2011

prolongation


Geçenlerde bir makale okurken gözlerim doldu. Hemde öyle çok doldu ki okumaya devam edemedim satırlar bulanıklaştığından. Arada oluyor bu. Kuramsal ve felsefik dertler ve tartışmalar içindeyken yazar, bazen kendinden bir şey karalıyor satır aralarına. İşte o zaman çok hazırlıksız yakalanmış olabiliyorsun. Tüm dikkatini filozofun karmaşık cümlelerini anlamaya vermişken, adamın kalpten söylediği bir söz seni uçurumdan aşağıya atabiliyor. Tabi benim okuduğum kuramsal çerçevenin anahtar kelimeleri "loss", "melancholia", "mourning" ve "memory" olduğundan, uçurumdan kanatsız çok düştüm..
 
Psikanaliz üzerine çalışan Winnicot'un oyuncaklar ve oyun üzerine 1970'lerde yazdıklarına rastladım. Çocukların oyuncaklarına "magical" bir değer atfetmiş amca. Bazı objelerin/oyuncakların, çocuğun annesinden ayrılması sürecinde yaşadığı acı ve korkusuna dair nasıl bir rahatlama sağladığını anlatıyor teorisinde. Annenin yokluğunu ve yokluğunun yarattığı acıyı hafifletmenin sihirli bir yolu... Kendisinin annesinin bir parçası olmadığını ve aslında annesinin kendisinden başka, ayrı, dışsal bir varlık olduğunu farkına varmanın acısı çocukken yaşadığımız... peh, zor yav. 

Benim o kadar bedenime yapıştırdığım, elimden bırakmadığım, beraber uyuduğum oyuncağım vardı ki... (Hala ananaemin doğduğumda aldığı kocaman ayı yatağımda yaşıyor mesela) Kendi varlığımı yansıttığım oyuncak hayvancıklarım önce tavşan, bir dönem kaplan, ayı, bir dönemse siyah panter, aslan ve köpekti sanırsam... Gizem'inkisi hep sabitti; onun meselesi hep atlardı. Tüm alter ego yansımalarım hala odamdalar. Söz konusu magical güçlere sahip uzantılarım bir süre sonra canlandı tabi. İlk hamsterım (fındık), köpeciğim (dafi), kırmızı yanaklı papağanım (simka), iguanam (taita) ve içimin içi Bazooka ve şaşkın mutlu çocuk Kafka. Öylesine sıkı sıkıya bağlanıyorumki hepsine... O kadar mı korkuyorum hala annemden ayrılmaya. Fulamamim de ayrılanamayacak hatun ama...