7.08.2012

;

rölantide, askıda kalmış, muallak, beklemede, asılı, ara verilmiş gibi hayatım.noktalı virgülle bölünmüş bir yaşam, ve cümlenin gerisinin gelmeyişi...
cümle ortasındaki bağlaçtan sonra hangi kelimenin geleceğini hayal edememe durumu.

meğersem içimle birlikte hevesim de kırılmış,
da,
haberim yokmuş.

meğersem,
kendini kontrol et, kırma, aman dur yapma,
derken

içim geçmiş,

sıkılmışım,
pek sıkmışım.

PS: Bugün hindistan anılarımla dolu, boynumdan hiç çıkarmadığım, fülüt çalan, çizgili şalvarlı tatlı Krishna'mı kaybettim.

Bugün 7 Ağustos, 9 Ağustos'a iki kala.
Sanırım pek üzgünüm, uyuyayım da geçsin.

4.08.2012

beyin sarsıntısı ve içinden dökülenler

Sürekli aklımda bir görüntü ne zamandır... Yaz geldi ondan belki. Minik taş evin çatısındayım, gece zifiri karanlık, öyle ki yıldızlar kocamanlar ve neredeyse kucağımdalar. Çatıda ince şiltelerin üzerinde uykuya dalmak üzereyim. Bir yaz gecesi, hava yumuşacık ve çiçek, yabani ot, deniz kokuyo... Olmak istediğim anda, olmak istediğim yerde, kocaman kalbimle varım. Çok sessiz... Yanında çok mutlu olduğum adamın nefes alış verişini duyuyorum sadece. O çoktan uykuya dalmış... Hissediyorum kalbim koyu ve derin renkte; ıslak ve yumuşak;  bedenimden ve benden memnun. Hiç bir ritmi kaçırmıyor.

Bu benim tarihimde yer etmiş, beynimin içinde biryerlerde kalıntıları olan bir hatıra. Yaşadığım anda değerini bildiğimi ve sonuna kadar bu mutluluk hissini içime çektiğimi biliyorum. Ama beni şaşırtan, şimdi bu anının beni üzüyor oluşu. Niye ki! Anlamaya çalışıyorum. Mutluluğu sabitleyip donduramadığım için belki, bunun sadece bir anı olması ve şu anki gerçekliğimden çok uzak olması galiba beni üzen. Bu hikayedeki karakter bendim. Bu hatıra ve his benim belleğimde saklı. Kendi anılarımı da mı kıskanır oldum! Başkalarının anlarını, benim olmayan hatıraları özlemenin ötesine geçip, bi de kendi geçmişimi kendimden kıskanır olmak da ne!

Anladığım bir şey varsa, o da insanın kendi kendini, nedensiz yere, sadece düşünerek bile üzebileceği. Bir anın, mutlak bir anlamı olmadığı... Herşeyin her an yeniden şekillendiği... 

Sürekli kendimi deşiyorum, bir ara bencilliklerimden muzdariptim, her düşüncemdeki bencilliği görüp duruyordum (ki hat safada bu halim devam ediyor, çok feci), şimdi bir de üstüne üstelik kıskanç olduğumu keşvettim. Hadi bakalım bu nereye kadar gidicek. Kendi kendimi deşip daha ne kadar üzüleceğim.

Bu aralar bu an beni meşgul edip, doğasına aykırı olarak beni üzüyor. Etmesin artık, dışıma çıksın diye buraya yazdım.

PS: Bugün ingilizce konuşan bir Hintli dinledim. Hah! nasıl iyi geldi, içim güldü resmen. Bi de annemin düdüklü tencereyi açabilen babamı her defasında kahraman ilan etmesine de bayılıyorum. Gerçi bu tatlı anların da gelecekte bir gün karakter değiştirip, geçmişten hortlayarak beni huzursuz etmelerinden korkmuyor değilim şu an. 

31.07.2012

cız, oysa fotograf eski bile değildi...

Geçen bir fotoğraf gördüm, kalbim sinyal verdi, sonra aynı seriden bir tane daha gördüm, kalbim kendini belli etmekle kalmayıp cızırdadı. Aha! Anladım ki tam o an hissettiğim sızı, kıskançlıktan başka bir şey değil. Meğersem o fotoğraftaki sahnede ben hep kendimi hayal etmişim...  O an benim hatıram olacak sanmışım. Niyeyse... Ama gelgelelim fi'l hakika, ne fotoğrafın kahramanı benim, ne de fotografı çeken ben.

13.04.2012

Radhe Radhe Radhe Shyam

  
Iskcon...


Kutlayalım! Kurdeleler, balonlar, lokumlar, konfetiler, çiçekler, çiçekler...

10.04.2012

tutunmuş tutukluklarım

Nasıl oldu da Bali'li minicik bir hatunun parmakları altında mıncıklanırken buldum kendimi, orasına ben de şaşıyorum. Bedenimde saklanan bu kadar çok kulunç olduğunu hiç bilmiyordum. Kaslarımın arasında, kemiklerimin diplerinde, altında üstünde saklanmış bir sürü sıkıntı birikintisi varmış. Ben ise onları -biri parmak basıncaya dek- bedenimin bir parçası sanıyormuşum. Hah!! Benim bir parçam değillermiş! İlkbaharla birlikte bunu farketmenin heyecanını yaşıyorum. Bu aralar bedenimde yer etmiş eski üzüntüleri birbir patlatıyor sevgili masör, ben de onların yerlerini değiştirmelerini, küçülmelerini hatta masaj sırasında ben içimden "ah! oh!" dedikçe beni terk etmelerini seyrediyorum. Zamanında söze dökmediklerimmiş bu yumrular galiba. Bedenim rahatlayıp hafifledikçe, dilim çözülüyor çünkü. Karşımdakini kırmıyım diye içimde tuttuklarım, içimde tuttuğum için acıtmış hep... Oysa pat diye kelimeler dilimde belirdiğinde, olduğu gibi var olduklarından, cızlatmazlarmış... Cızlar birikip birikip bedenimi kıtırdatmaz belki bundan böyle. 

Herşey bir yana geçenlerde, Ankara'da, uykuya dalmadan önceki bir son anda, Hindistanda olduğuma öyle çok inandım ki. Kokusu, dokunuşu, sesi soluğu... Öylesine eski bir tanıdıklık, tanışıklık vardı ki o anda, gözümü kapar kapamaz, düştüm şehrin kucağına.   

2.04.2012

namevcutiyetimde gölgemin varlığı


Tayfun Serttaş (2011) Foto Galatasaray: Studio Practice by Maryam Şahinyan, Aras Yayınları.
Ben ışığı kesmez iken, gölgemin bende ayrı bir varlığı olması ve ortalarda benim yokluğumda dolanmasını fikri bana çok ilginç geliyor. Kaynağı olmayan bir gölge. Biri olmadan diğerinin varlığını sorguladığımız eşlik durumuna dair tekinsiz bir varlık... Namevcutiyetimde gölgemin var oluşu durumunu, öldüğümde benden bağımsız olarak fotoğraflarımın varlığını sürdürmesi ile benzer görüyorum. Zamanın üzerimdeki izini görünür kılan fotoğraf, yokluğumda nasıl olur da varlığını sürdürmeye devam eder ki? Ben aynanın önünden çekildiğimde, aynadaki yansımamın kaybolmak yerine, yansımaya devam etmesi gibi birşey...

Öldükten sonra yansımaya devam etmek...
Yokken bile gölge oluşturmak...
Bunlar yokluğumu değilleyen, inkar edermiş gibi yapan durumlar olurdu herhalde...
Bu anlamda, fotograflarımın ben yokken var olması da benim yokluğumu çürütecek mi gün geldiğinde?
Yokken, yansımam, gölgem ve fotoğrafik izlerimle var olabilicek miyim?
Kaybettiğimin boşluğunu O olmayan temsilleri ile doldurabilicek miyim?
İşte bunları soruyorum tezimde...
Cevabı olmayan izlerin peşinde