30.09.2011

death bed vs. postmortem

Young Girl on Death Bed, 1850, Daguerretoype, Thanatos Archive. "Ucunda Ölüm olan geçmiş bir geleceği dehşet içinde gözlüyorum. Pozun mutlak geçmişini veren fotoğraf, bana gelecekteki ölümü anlatıyor. O ölü ve ölecek" Roland Barthes, Camera Lucida

Geçen günlerde okuldaki odama değer verdiğim hocalardan biri geldi. Aramıza hoşgeldin oturmasına. Odamda bulunduğumuz süre boyunca bir çok şeyden ve post-mortem fotograf geleneği üzerine yazdığım tezden bahsettik. Benim geçmişim ile ilgili bazı önemli anları da bildiğinden, her sözümde kendimi kendisine açık ettim aslında. (Şimdiye kadar hoşgeldin oturmasına gelenler kendilerini bana açık ederlerken, bu sefer, her ne kadar sallanan koltukta ben oturmuyoduysam da enerjiler farklı aktı.) Psikanaliz ve psikoterapi üzerine çalışan biri olarak, ölümden nasıl korktuğumu ve kaybettiğim kişinin arkasından çektiğim derin, eski ve archaic acının izlerinin beni nasıl kuşattığını görmesi hiç de zor olmadı tabiki. Odama astığım ölü fotografları üzerine konuştuk. Fotoğrafları çeken sanatçılardan filan bahsettim ben. En son giderken; working title'ı şu anda "remembering and longing for through photography" olan tezimin aslında zamanında tutmadığım yasın bir yansıması olduğunu düşündüğümü söyledim ayaküstü. 11 yaşında ne nasıl yas tutulur biliyordum, ne de yas tutanlar arasında nasıl nefes alınır... "O zaman araçların yoktu" dedi. Haklı ki. Ne araçlarım vardı, ne de konuyu sorgulayabilecek cesaretim. Kardeşim o kadar hastaydı ki, annem ve babamla birlikte İsviçre'de bir hastanede kalıyordu. Bense onun ne kadar hasta olduğunu bir türlü anlamamıştım. Ben iyileşip geri geliceklerini sanıyordum. Anlamamışım baya. Hissetmemişim. İşin ciddiyetini algılamamışım. Nasıl böyle oldu bilmiyorum ama şimdi biliyorum ki varlığımı tanımlayan birini kaybetme olasılığına hiç hazırlanmamışım. Azıcık bile. Mümkün olduğunu bile sanmamışım. Hayata karşı nasıl bir güven hissediyorsam artık küçükken. Net olarak hatırladığım tek şey annemi feci özlüyor olduğumdu, hastalanıp da penadul iğnesi olmam gerektiğini duyduğumda yanımda olmadıkları için kendilerine feci sinirlendiğimdi (gerçi iğneleri sonra olmadım), yanında kaldığım yengem köpekten korktuğu için Dafı'nin geceleri üst kattaki bizim evde kaldığıydı benimse aşağıya giderken köpeğimin ağlayışlarını duyuşumdu.

Acaba kardeşime veda edemediğim, o süreçte hiç ama hiç yanında olamadığım, hatta çok hasta olduğunu bile anlamadığım için mi "son fotograf" ya da "death-bed photography" bu kadar ilgimi çekiyor. Her şey öylesine yabancılaştırılmış ve benden hem bedensel hem de zihinsel olarak uzak birşekilde gerçekleşti ki... Ben sadece yılbaşında apar topar İsviçre'ye getirildim (amcamın durmadan yanımda sigara içtiği boğucu bir uçak yolculuğu, bana matematik sorusu sormasın diye susmadan köpekler hakkındaki helak edici konuşmalarım, ve dedemin havaalanından eve yaklaşırken benimle ölüm hakkında yaptığı, şimdi hiç hatırlamadığım, o an neden bunları anlattığını anlamadığım felsefik konuşma) ve haberi aldım. Kardeşim bir vardı, bir yoktu.

Çalıştığım tez konusunun bu kadar kendime /darbelerime dair birşey olduğunu bildiğim halde kardeşimin bir tek fotografı yok etrafımda. Fotoğrafla nasıl yas tutulduğuna bakıyorum tezimde. Yas pratikleri içinde, aile bağlamında üretilen fotoğraflarda ölümün nasıl yeniden kurulduğuna, ölü bedenin yerine nelerin geçtiğine bakıyorum. Yaratıcı çözümler gördüğümde heyecanlanıyorum. İnsanlar nasıl yas tutup, sevgilerini ve acılarını kaybettikleri kişinin ardından nasıl ifade ettiklerini, kaybettikleri kişinin hatırasına fotograf ile nasıl tutunduklarını inceliyorum. Ama kardeşimin fotoğrafını yanıma yaklaştıramıyorum. Bunu farketmemiştim. Ziyaretime gelen hocanın sözleri bunu görmeme neden oldu galiba. Plink... Kardeşimin fotografı yok bu odada, ya da evdeki odamda, ya da cüzdanımda... ama Onun yerine başka 3 küçük çocuğun ölü fotografları asılı hemen yanıbaşımda. Bu ne ya!!! Niye tanımadığım bu ölü çocuklar omzumun üzerinden bana bakıyorlar (gerçi üçünün de gözleri kapalı)? Sevgili hocam sorduğunda bu fotograflarla ilgili birşeyler, onların benim bir parçam olduğunu söyledim. Bir nevi yansımam. Dehşet verici diğer ölü fotograflarını kastederek dedi ki;  bu fotograflarda fiziksel acı o kadar fazla ki, belki de senin çektiğin zihinsel acıyı ötelemende yardımcı oluyor bunların varklıkları... Öyle mi ki gerçekten. Çok acayip tüm bunlar. Bana acayip.  

29.09.2011

öğretmenler odası

Bugün sabah saat 8:30 da okuldaydım, saat 9:00'da ise sınıfta, yazı tahtasına sırtımı dönmüş, öğrencilerin karşısında.... Sevgili Deniz hoca ders izlencesini anlatmayı bir noktada durdurup, devamını "Pelin Hoca" anlatıcak dedi. :0) Herkezin gözbebekleri yön değiştirdi. Sonra da gözlerini kocaman kocaman açıp dinlediler. Bugün duydum ki mini mini birlerden bazı öğrenciler danışmanlarının kim olduğu sorulduğunda "Pelin Hoca" diye cevap veriyorlarmış. E tabi ne desinler. Onlar diyo da, benim bünyemde bu ne yapıyor ona bakıyorum. Ehe... seviniyorum yaw baya. Sevgili Deniz sayesinde oluyor birçok şey. Onun yaratıcı yazarlık dersine eşlik ediyorum. Onun değişiyle "güçlerimizi birleştirdik". Bana göreyse, unutmayacağım  bir "rite of passage" deneyimi yaşamama sebep oldu. Dersimizin final projesi de bu. "Rite of passage: Eşik, Değişim, Dönüşüm Anları". Baya bugün kendimi inisiye olmuş ve Pelin Hoca ismini almış gibi hissediyorum. Bi eşik geçildi gibi. Bakalım bu ders beni nasıl değiştirip dönüştürücek. Zevkle izliycem kendimi. Bu arada yanımda beslenme çantası getirmediğim zamanlarda,  öğretmenler yemekhanesinde yiyorum öğle yemeklerimi ona göre. 

13.09.2011

kokulu silgi

Küçücük bir odam var ya...
Hani işyerimde...
Tam da öğretmen odalarının olduğu upuzun koridorun başında.
Odanın yeri bir "gatekeeper"a yakışır konumda. Yada bekçi, danışma, kapıcı da diyebiliriz.
Kapım açık olduğunda, kafalar hemen içeri uzatılıyor... Küçük bir soru sallanıyor içeri. Her bir soru sürprizli.
Ama asıl ilginç şeyi kapım aralık olduğunda yaşıyorum.
Kafamı gömmüşüm bilgisayarıma - bişiler yazarken / okurken- odamı kapımın önünden geçen kişilerin kokuları dolduruyor.
Baya manyakça...
Kafamı kaldırıp havayı kokluyorum, Kafka gibi. Gerçek bir bekçi köpeğine yakışır şekilde. Gatekeeping böyle olur işte.
Genelde parfüm, yada el kremi kokusu giriyor odaya... yada bazen sigara...
Yakında kimin koridorda volta attığını kapıdan geçenlerle gözgöze gelmeden anlayabileceği galiba.
Sessizlikte insan daha mı iyi koku alabiliyor ne?
Mesela şu an içeri giren kokudan kıllanmadım değil. Bi çiçek kokusu giren, kötü değil, ama ne işi var ki burda. Çıksana dışarı.
Bi tütsü yakıyım da dikkatim dağılması artık.
("The relic and the work of mourning" diye bi makale okuyorum, pek lezzetli)

12.09.2011

bir varmış bir yokmuş...

Fetva veriyorum: Ölürsem yakında, fotograflarım kalmasın etrafta. Hatırlayıp çağırmayın beni yanınıza. Lütfen...
Bayramda, her zaman olduğu gibi uzakta olan sevgili büyüklerimize telefon ettik. Büyük teyzem, (babanemin küçük kardeşi) annemle konuşurken benim dışımda herkezin hatrını sordu uzun uzun. (Beni çok sever. Atlaması şaşkınlık verici.) Teyzem küçük kardeşimle de konuştuktan sonra telefonu ben aldım. Benimle ise sanki annemle konuşuyormuş gibi konuştu. Ananemden annem olarak bahsetti. Batu'nun, "şimdi telefona ablama veriyorum" demesi ya da benim ısrarla "teyzecim ben Pelin" demem pek de işe yaramadı. Taa ki telefonun son anına kadar. Bir ışık yandı. Hatırlandım. Belki de hatırlanmışım gibi yapıldım. Bozuntuya vermemek lazım diye. Bilmiyorum.

Dün babaneme gittik her pazar olduğu gibi ve babanem her zaman ki gibi saçlarımı beyenmedi; ya çok kısa, ya çok cılız, ya parlaklığını kaybetmiş... Badem yağı sürmem lazım vs. "Sırma saçlım" iltifatını herhalde yıllardır duymuyorum. Babanem 86 yaşında. Bu sefer ise hiç yapmadığı halde saçımın rengini açık buldu. Anneme sözde çaktırmadan saçımı boyayıp boyamadığımı sordu. Kendimi bildim bileli sarışınım, babanem beni bildi bileli sarışınlığımla övünür. Kulaklarım dikildi. Ne oldu ya şimdi? Sonra anladım, beni kuzenim sandığını.
- "Babaaanecim ben Pelin"
- "Evet Hilalciğim"...

Noluyor yaw.
İnsanlar unutamaz sanıyordum.
Unutamamak, silememek, içine işlemek üzerine konuşup durdum o kadar. Noldu şimdi. Bi an nasıl unutuldum. Hiç yokmuşum gibi nasıl oluyor? 

En sevgili kuzenim geçen aylarda babamla kavga etti. Şimdiyse öfkesinden benimle konuşmuyor. İşin acısı beni çok sever bilirim. Kardeşi yerine koyar. Koyar-dı diyelim... Ben ise, her aklıma geldiğinde gözlerim dolsa da, haftada bir en az rüyama girse de, konunun üzerine gitmiyorum. Elimi kaldırıp "benle ne alakası var yaw!!" diye söze bile dökemedim şaşkınlığımı. Korkudan. Çok üzülmekten korkmaktan erteliyorum durumu. Bu kadar çabucak vazgeçilebilir olmak beni çok üzüyo çünkü. Hiç yaşanmamışcasına silinmek, yokmuşum gibi davranılmak çok acı geliyor bana. Ama işte böyle bir şey. Babamın beni zamanında piercing yaptırdım diye redetmesi, ya da zaman zaman bizi terk etmesi... Çok acayip ama insan en sevdiğine arkasını dönebiliyor. Bir anda. Bunu ben de yapıyorum. Sevdiğim insanları terk ediyorum. Ettim defalarca. Acaba onlar beni terk etmesin diye mi önce ben davranıyorum. Terk edilmeyeyim diye mi çok bağlandığımda daralıyorum. Sonra da unutamıyorum. Ama belki yaşlanınca uçup gider tüm sevdiklerim aklımdan bir bir. Bırakırım arkamda ki ölüm döşeğinde hatırlamayayım hiçbirini... Ayrılıyoruz diye üzülmeyeyim. Dönmeyeyim geriye, karşılaşmayı arzu etmeyeyim bir daha. Dünyaya bağlı kalaraktan terk etmeyeyim burayı. Gözüm arkada kalmasın artık da rahatça gideyim. Ölmeden önce ölmek gerek diyor sevgili Guru'lar. Tüm bağlılıkları arkada bırakmaktan bahsediyorlar. Acaba unutmak kolaya kaçmak, hile yapmak mı oluyor? Yoksa unutmak acı çekmeyelim diye yaşlılıkta bize verilen bir lütuf mu?     

Üzülmeyeyim madem unutuldum diye. Sevineyim sessiz sedasız, tatsız tuzsuz, acısız kestik diye bağları aramızdan.

5.09.2011

"eskisi gibi değil lunapark"


Erkenden denize girersin, eve döndüğünde duş… Daha nemlisindir, yatak yastık çağırır ya hani… Pike! Üstündeki tüm dumanları silmiştir deniz, tuz, dağların gölgesi. Evin en serince odasına kaçarsın, yalnız kalmak istersin, pencereden rüzgar girdikçe “oh be” dersin, esmezse yanağın yastığa yapışır iyice, hava daha öğlen üçtür. Gözlerini kaparsın, herşey öyle canlı canlı dolar ki gözlerinin önüne… Ara sıra yastığın ıslanır, salya, ter, gözyaşı, uyku hep birbirine karışır. Aklına ne gelir? Başlarsın saçmalamaya, duyduğum seslerin hangisi pencerenin dışından geliyor, hangisi içimden? Rüyalar gerçek gibi kokar, anılardan parçalar oturur göysüne.  “En güzel günleriydi onlar ama geri gelicekmiş gibi değil” der şarkıdaki karakter. Uyandığında dersin “neyseki evimin en güzel yerinde duruyor hepsi”…

Yaz bitti… Geride kaldı. Eskidi... Şimdi kış/iş. Sonbahar da iyi ama...

Bugün ilk defa masculine deri ayakkabılarımın içine “ince çorap” giydim. İnce çorap çok kritik. Bana büyümeyi filan çağrıştırıyor olsa gerek. Kendimi rahatsız hissetmedim. Beyaz bi gömlek ve kahverengi pantalonumla, huzursuz bir gecenin ardından sabah işe geldim. Uzun bir koridor, birsürü oda, fazla erken gelmişim, kimsecikler yok. Oh ne iyi… Bugün işteki ilk günüm. Bundan böyle uzunca bir süre saat üçte uykuyla uyanıklık arasında gezdiğim uyurgezerlik durumlarını yaşayamayacağım. Burda minicik bir odam var. İçini pelin kokan birsürü şeyle doldurdum. Posterlerim, mumlarım, kitaplarım, fotograflarım, çaylarım, battaniyem… Tütsü yaktım bugün. Oda artık benim olsun diye. Oldu sanki. Bir sene hiç tatilim olmadan bu odayla birlikte takılıcam. Ben sevdim gibi, o da beni sevse iyi. Bu odada ne kadar kalıcağımı ve içinde neler yaşıyacağımı merak ediyorum. Eşyalarımı tekrar kutulara doldurduğumda umarım Hindistana gidiyor olurum.

yaz bitti odaya girdik. soğukta oda iyi ama