Geri döndüm...Vazgeçmek ne de güzel bir şeymiş...
Nasıl rahatlatıcı bir his anlatamam. Mutlu oluyorum durduk yere.
Sırtçantasız yolculuğa çıkıp, hiç bir şeye ihtiyaç duymamak, aksine herşeyin tam olduğu hissi içinde olmak gibi. Çok hafif.
Hindistan'ın renkleri, kokusu, sesi, tadı, inceliği üzerime yapışşın, hiç kaybolmasın istiyorum. Hayatımın en önemli deneyimleri, en güzel hisleri, en derin hikayelerini yaşıyorum Hindistandayken. Soranlara ise söyleyebilecek hiç bir şey bulamıyorum. Basit, sıradan ve gündelik şeylerin içinde sıradışı bir hayat yaşanıyor orda. Bir süreliğine bu sıradışı yaşama tanık olmak beni her defasında çok değiştiriyor.
Canım bavulumdan çıkan anılara gömülüp, evde durmak istiyor, ama yarın Jurim var! Bazuka kesin hamile, film projesinin yapılıcaklar listesi gitgide uzuyor, perşembe Festival başlıyor, haftasonu gelen yabancı misafirleri Kapadokya'ya götürmek lazım deniyo, sonra da Artvin yolu... Bense sadece onunla kalıp mantra dinlemek istiyorum. Kendi kendime kaldığımda eşlik de edebilirim kirtana...
1.12.2010
9.11.2010
vazgeçmeyi becerememek
Bu son günlerde, haftalarda geceleri uyumadan önce bir episode dizi izlemiyorum, sabah uyandığımda gözümü aralayıp, "hmm çok da acele etmeme gerek yok" diyerek bir 15 dakika daha yatakta kalmıyorum. Bu aralar, yine, hayatımda değer verdiğim şeyler aynı anda benden birşeyler istiyor. Hiç birinden vazgeçemiyor, hiç birtanesini erteleyemiyorum. Tabiki hepsi bir anda oturunca omuzlarıma, kamburum çıkıyor.
Önemli dediğim şeylerden biri akademik hayatıma dair. Önümüzdeki 4 gün içinde proposal jurim için hazırlamam gereken tez öneri metnini teslim etmem gerekiyor. Keyif de alıyorum yaptıklarımdan, ama ister istemez deadline düşüncesi yoruyor ve hep daha iyisini yapabilicek olduğum düşüncesi, ah keşke şu paragraf üzerinde biraz daha çalışabilseydim hissi. Tezin hepsini yazıvermek istiyorum sanki daha ilk juriden.
Bir diğeri, film making! (Onu şimdi anlatamayacağım gizli, ama mekan filan bakmam lazım deli gibi.İnsanın vakti yokken çok zor oluyor bilgisayarın başından kalkmak)
Ve ruhuma dair aldığım eğitim. Hindistana gidiyorum. Nasıl hayır diyebilirim ki. Nerde kalınacak, nasıl seyahat edilecek, neler götürülecek, ucak ve araba ayarlamaları ve onca detay var ki. Söz konusu Hindistan olunca ise telefonda konuştuğun kişinin ingilizcesini anlamak bile hafif zor oluyor...
Bir diğer full-time zihnimde oturan mesele ise bizimkiler. Bu aralar kaynıyor ev, ve ben olanları aklımdan çıkaramıyorum. Her bir bireyin ayrı ilgiye ve desteğe ihtiyacı var bu aralar. Bazılarını görmezden geliyor, bir kısmına gücüm yetmiyor, bazı anlarda tükeniyorum. İşin kötüsü Bazuka galiba sevgili serseri Kırıkkulaktan hamile galiba. Bu arada Kırıkkulağın ismi "Hoyt" oldu :0) Babamın kendisini kovalamak için kullandığı nidayı sanıyorum ki ismi sanıyor. Ocakta, Ankara buz gibiyken, minik bebeklerle napıcağım, panik konusu...
Önemli dediğim şeylerden biri akademik hayatıma dair. Önümüzdeki 4 gün içinde proposal jurim için hazırlamam gereken tez öneri metnini teslim etmem gerekiyor. Keyif de alıyorum yaptıklarımdan, ama ister istemez deadline düşüncesi yoruyor ve hep daha iyisini yapabilicek olduğum düşüncesi, ah keşke şu paragraf üzerinde biraz daha çalışabilseydim hissi. Tezin hepsini yazıvermek istiyorum sanki daha ilk juriden.
Bir diğeri, film making! (Onu şimdi anlatamayacağım gizli, ama mekan filan bakmam lazım deli gibi.İnsanın vakti yokken çok zor oluyor bilgisayarın başından kalkmak)
Ve ruhuma dair aldığım eğitim. Hindistana gidiyorum. Nasıl hayır diyebilirim ki. Nerde kalınacak, nasıl seyahat edilecek, neler götürülecek, ucak ve araba ayarlamaları ve onca detay var ki. Söz konusu Hindistan olunca ise telefonda konuştuğun kişinin ingilizcesini anlamak bile hafif zor oluyor...
Bir diğer full-time zihnimde oturan mesele ise bizimkiler. Bu aralar kaynıyor ev, ve ben olanları aklımdan çıkaramıyorum. Her bir bireyin ayrı ilgiye ve desteğe ihtiyacı var bu aralar. Bazılarını görmezden geliyor, bir kısmına gücüm yetmiyor, bazı anlarda tükeniyorum. İşin kötüsü Bazuka galiba sevgili serseri Kırıkkulaktan hamile galiba. Bu arada Kırıkkulağın ismi "Hoyt" oldu :0) Babamın kendisini kovalamak için kullandığı nidayı sanıyorum ki ismi sanıyor. Ocakta, Ankara buz gibiyken, minik bebeklerle napıcağım, panik konusu...
3.11.2010
reflection
Kişinin kendi yüzünü hiç bir zaman doğrudan görememesi çok acayip değil mi. Kişinin kendisi için kendinin hep "yüzsüz" olması ve asla kendi ile göz göze gelememesi.
27.10.2010
Death Forecast
Biraz önce Facebook'ta "when will you die" isimli testi yaptım.
Testin, "en sevdiğin renk, psiklete binmeyi sever misin" vb. ahiret sorularını cevaplandırdıktan sonra, sonucu öğrendim: 30 Haziran 2012'de bir araba kazasında Montana Fort Peck Amerika'da ölüyormuşum.
Peh! dedim içimden. Evde bile değilken. Hemde kaza; yani "ani" bir ölüm. Ars Moriendi (the art of dying well) kurallarına hiç de yakışır şekilde değil. Kendime yakıştıramadım tabi.
Cevabı öğrenip pencereyi kapattığımda, application şunu sordu:
Pat diye
Do you like your result?
Hiç düşünmeden NO butonuna bastım.(hakkaten sevmemiştim evden uzakta, hem de Amerikadaki sonumu)
Şimdi düşünüyorum bu application'dan neden nefret edip aynı zamanda kendisine bayılmış olduğumu.
Sevdim çünkü ölüm dediğin gerçekten böyle birşey işte.
Ölüm haberi dediğin şey de böyle.
Bir anda sevdiğin birinin öldüğünü duymak, ya da ölüyor olduğunu duymak...
An meselesi
Pat diye
Do you like the news?
Bir önceki an, herşeyden habersiz olmak. Bir sonraki an ölüm ile bakışmak. Böyle.
Ya da, kendi ölümün veya hiç de hoşuna gitmeyen bir ölüm kehaneti.
Facebook kehanetini okuyunca "2012 çok yakın" diye de düşündüm.
İşin kötüsü,ölüm karşısında birgün bu "çok yakın" hissinin hiç geçmeyeceği.
Taa ki büyük Guruların hep söz ettiği "ölmeden önce ölün" öğüdünü becerinceye dek.
Ki bu da biraz sıkar. Hele de Maya ile bu kadar haşır neşir arkadaşken.
Ölümü fethetmek nerde? Benim içinde bulunduğum ruh hali nerde
Facebook applicationlarındaki habere bile canım sıkılıyor benim. Tarihe bakıp iç geçiriyorum.
Not: Fort Peck neredeymiş diye haritadan baktım da, çok uzakmış ya.
Testin, "en sevdiğin renk, psiklete binmeyi sever misin" vb. ahiret sorularını cevaplandırdıktan sonra, sonucu öğrendim: 30 Haziran 2012'de bir araba kazasında Montana Fort Peck Amerika'da ölüyormuşum.
Peh! dedim içimden. Evde bile değilken. Hemde kaza; yani "ani" bir ölüm. Ars Moriendi (the art of dying well) kurallarına hiç de yakışır şekilde değil. Kendime yakıştıramadım tabi.
Cevabı öğrenip pencereyi kapattığımda, application şunu sordu:
Pat diye
Do you like your result?
Hiç düşünmeden NO butonuna bastım.(hakkaten sevmemiştim evden uzakta, hem de Amerikadaki sonumu)
Şimdi düşünüyorum bu application'dan neden nefret edip aynı zamanda kendisine bayılmış olduğumu.
Sevdim çünkü ölüm dediğin gerçekten böyle birşey işte.
Ölüm haberi dediğin şey de böyle.
Bir anda sevdiğin birinin öldüğünü duymak, ya da ölüyor olduğunu duymak...
An meselesi
Pat diye
Do you like the news?
Bir önceki an, herşeyden habersiz olmak. Bir sonraki an ölüm ile bakışmak. Böyle.
Ya da, kendi ölümün veya hiç de hoşuna gitmeyen bir ölüm kehaneti.
Facebook kehanetini okuyunca "2012 çok yakın" diye de düşündüm.
İşin kötüsü,ölüm karşısında birgün bu "çok yakın" hissinin hiç geçmeyeceği.
Taa ki büyük Guruların hep söz ettiği "ölmeden önce ölün" öğüdünü becerinceye dek.
Ki bu da biraz sıkar. Hele de Maya ile bu kadar haşır neşir arkadaşken.
Ölümü fethetmek nerde? Benim içinde bulunduğum ruh hali nerde
Facebook applicationlarındaki habere bile canım sıkılıyor benim. Tarihe bakıp iç geçiriyorum.
Not: Fort Peck neredeymiş diye haritadan baktım da, çok uzakmış ya.
25.10.2010
bir nevi "memento-mori"
Jagadguru Shri Kripalu Ji Maharaj
24.10.2010
şu an burnum üşüyor
![]() |
| Deviant art "words of love" by Oprisco |
Evvelsi gün,
sevgi böyle birşey olsa gerek dediğim
yine şaşırıp sevindiğim
unutmayacağım
kendimi kötü hissettiğimde kalbimin ısınacağını bilip, sığınacağım
alışık, sıcacık, kendimi güvende hissettiğim
pek güzen bir şey yaşadım
Dün,
uzun süredir görmekten pek çok çekindiğim
bu kadar spontan olmasa görüşmeye cesaret edemeyeceğim
benim şu anki ben olmamda hayli etkisi olan
çok tanıdık, ama hiç "alışık" olamadığım
hayran kaldığım,
hayallerimde kalan
biriyle çarpıştım.
korkmama gerek yokmuş,
sevindim…
Bugün,
parmaklarıma tez tozu bulaştı,
birşeyler yazmaya başladım,
beynimin uzak, karanlık kıvrımlarını hissediyorum.
Bir sonraki an,
hiç olmayabilir
biliyorum,
ama idrak edemiyorum.
Yarın,
sa yarın işte,
aşkla dolsa keşke.
22.10.2010
blink of an eye
![]() | |||||||
| "The Death of Creativity" from deviantart by "uploathe |
Kapkaranlık bir odaya girip, (in my case: wc; hatta öğretmenler wc'si), ışığa bastığında mekanın aydınlanmasını beklersin dimi. Ama tepende bir floresan varsa, hiç de durum beklediğin gibi gerçekleşmiyor. Işık sürekli yanıp yanıp sönüyor. Baya can çekişir gibi. Ya da bir kararsızlık gidiyor. Bu arada hızını kesemeyip yürümeye devam ederken, mekandan fragmented parçalar görmeyi becerebilirsin ne ala. Gündelik hayatta bir anda karşılaştığın flickering florecent light, bi acayip şey... beni kendime getiriyor. Acaba insan da böyle mi aydınlanıyor, yansam mı sönsem mi, anlasam mı anlamasam mı, yapsam mı etsem mi diye diye? Yoksa "pıt" diye mi? Pıt:Yandım...
21.10.2010
kavanoz,akvaryum yada odam
![]() | |
| Photo by Ruven Afanador Not: Bu fotoğraf odama astıklarımdan biri değil. İmaj post-mortem fetus içermiyor yani.Taxidermy söz konusu sadece. |
Okuldaki odam, camları kağıt kaplanmış bir akvaryum gibi. Çünkü odam, tasarım stüdyosunun içinde yaşayan camekan bir alan. Öğrenciler dersteyken balık olarak beni izlemesinler diye camlar kaplı. Neyseki kapısı var ve içi su dolu değil. (Yada neyseki bu aralar ölü değilim ve çürümeyeyim diye bir kavanozda yüzmüyorum) Odanın kapısında ise başka iki kişinin ismi yazıyor. Hafif kafa karıştırıcı ama olsun, zaten benim de iki ismim, iki yaşgünüm, yarısı çok kısa-yarısı pek uzun saçlarım var. Kafa karışıklıklarını seviyorum. Bugün odama çeşitli fotografçıların farklı zaman dilimlerinde, bambaşka dertler ile çektikleri post-mortem fotograflar astım. Visages des mortes, the morgue, woman who died in her sleep, young boy hit by a car, glass man, crib death, fatal menengitis, antichrist gibi isimleri olan fotograflar bunlar. Bir kısmı çocuk, bir kısmı otopsi dikişleri ile dolu, bazı kişilerin isimleri var, bazılarının ölüm nedenleri aşikar, bazıları pek ürkütücü... Fotografları zevkle asarken her birini çok estetik buluyor olmamdan hafif kıllandım. Mesela Witkin'in "a man without a head" isimli fotografına bayılıyorum. Kafası olmayan ama hala çorapları ayağında, sandalyede oturan koca göbekli ama ölü bir adam sözkonusu bu fotoğrafta. Bu imajın bir fotoğraf olmasından kaynaklı ayrı bir heyecan yaşıyorum. Sözkonusu Witkin olduğunda, böyle bir adamın, ölü olarak, gerçekten kameranın karşısındaki varlığı inkar edilemez çünkü. Kafası ve yüz ifadesi ise merak konusu. Bu fotografları seviyor olmamın nedenini düşünüyorum. Çok. Ölüm ile haşır neşirliğim olsa dahi, şimdiye kadar ölü bir beden ile karşılaşmamış olmama yoruyorum "ceset fotografları" meselesine duyduğum ilgiyi. Bu arada resimleri asarken, kendimi hafif adli tıp insanı gibi de hissetmedim değil. Tabi bu his tamamen izlediğim diziler yüzünden oluyor o ayrı. Allison Dubois olsa fotoğrafları gördüğünde ölülere dair bir şeylerin rüyasını görürdü kesin. Medium olmak vardı. Baya arkadaşlarımın fotograflarını asmış olurdum o zaman duvarlarıma...
kırıkkanat
Bugün bi heyecanlandım,
Tezimle ilgili güzel bir iki fikir yakaladım sanki diye,Hatta baya gaza geldim, "şu tezi yazıyım da bitsin" ruh hali içine girdim daha proposal jurime bile çıkmadan...
Üzerinde uzun süredir çalıştığım feci angarya bir iş hafifledi gibi bugün. Bitse de gitsek hissi yaratan.
Bir de mümkün olabileceğini bile düşünmediğim, ama uzun süredir hayalini kurduğum bir fırsat, sanki aralandı gibi... Nasıl olucak hala tam kestiremiyorum, ama kalbimi hızlandırıyor düşüncesi bile. (gerçekleşirse zaten burdan avaz avaz bağırırım). Bakalım bağırabilicek miyim önümüzdeki günlerde.
Bi de bugün Bazuka'nın sevgilisi yaşlı Kırıkkulak eve geldiğimde koşarak beni karşıladı. Üstüne üstelik kendisini sevebilebildim. Hala çok çekingen ama olsun. Galiba bizim köpeğimiz olmaya karar verdi. Freelance doggy. Takılıyo herbirimizle ayrı ayrı. Babam bu sabah kahvaltıda anlattı, sabah yürüyüşü sırasında Bazuka bi kedicik ile karşılaşmış ve delirip, durmadan havlamış. Çitin diğer tarafında olduğu ve Bazuka'nın kendisine yetişemeyeceğinin farkındalığı içindeki kedi hiç istifini bozmamış tabi. Bazuka'nın sesini duyan Kırıkkulak hemen yardıma koşmuş kendince :0) Baya arkadaşlar. Her gece birlikte uyuyorlar. Tabi Bazuka evinde, Kırıkkulak ise annemin sedirinin üzerinde, (annem farkında değil daha orda uyuduğunun) Babamla Bazuka'nın yürüyüşlerine de eşlik ediyor. Bana eve hoşgeldin dedi bugün. Sözde bir de bağlanmayayım aman diyordum.
Aklıma geldi söylemeden edemiycem: Sitenin bekçisinden ve okuldaki güvenlik görevlisinden hiç haz etmiyorum. Kendileri hakkında hiç kötü düşünmek istemiyorum, kötü ne düşüneceğimi bile bilmiyorum sinirlendiğimde, ama feci kılım böyle adamlara. Bi de Atakuladeki "kapıcı bodyguard". Düşününce dişlerim kaşınıyo.
20.10.2010
the narcissistic kiss: dead man embracing himself
12.10.2010
patates gibi uyuyan ben kim, rüyaları çözmek kim
Biraz önce kendimi, dün gece rüyamda adı ile karşılaştığım, kendi hakkında hiç bir fikrim olmayan bir kişinin ismini google'da ararken yakaladım. Rüyamda tez hocam, masasında duran ve beni yakından ilgilendirdiğini söylediği kağıdı alıp okumamı istiyordu. Tez jurimden önce benimle görüşmek isteyen birinin resmi bir dilekçesiymiş meğer bu kağıt... İsim ise: Gülseren Yıldırım...
Sabah uyandığımda ismi unutmamak için kendime telkinlerde bulunup durdum, (rüyamdan tam uyanırken ismi unutmamak için yerlere güller atan biri bile düşündüm) öğlen ismi Günseli olarak hatırlayıp yanıldığımdan emin oldum, biraz önce ise, doğru ismi search ederek jurime gelmek isteyen yetkin kişiliğin "Rimi Rimi Ley" şarkısı ile ünlenmiş bir şarkıcı olduğu gerçeği ile karşılaştım. Hezeyan tabi! Heyecanla ismini gün boyu unutmamaya çalışırkenki umudum, şu içinden bir türlü çıkamadığım tez konumu toparlamama yardımcı olabilecek bir "ölüm uzmanı" karakter ile filan karşılaşmaktı... Galiba her gece uyumadan bir bölüm "Medium" izliyince böyle oluyo... (Bu arada Allison Du Bois'nın soyadı bence çok cool, komik kocasının ve ortanca kızının da ayrıca hastasıyım. Bu gece medium'luk taslamayayım bari, zaten Patricia Arquette gibi sırt üstü uyumam mümkün değil benim. Yav Gülseren de neren çıktı!)
Sabah uyandığımda ismi unutmamak için kendime telkinlerde bulunup durdum, (rüyamdan tam uyanırken ismi unutmamak için yerlere güller atan biri bile düşündüm) öğlen ismi Günseli olarak hatırlayıp yanıldığımdan emin oldum, biraz önce ise, doğru ismi search ederek jurime gelmek isteyen yetkin kişiliğin "Rimi Rimi Ley" şarkısı ile ünlenmiş bir şarkıcı olduğu gerçeği ile karşılaştım. Hezeyan tabi! Heyecanla ismini gün boyu unutmamaya çalışırkenki umudum, şu içinden bir türlü çıkamadığım tez konumu toparlamama yardımcı olabilecek bir "ölüm uzmanı" karakter ile filan karşılaşmaktı... Galiba her gece uyumadan bir bölüm "Medium" izliyince böyle oluyo... (Bu arada Allison Du Bois'nın soyadı bence çok cool, komik kocasının ve ortanca kızının da ayrıca hastasıyım. Bu gece medium'luk taslamayayım bari, zaten Patricia Arquette gibi sırt üstü uyumam mümkün değil benim. Yav Gülseren de neren çıktı!)
10.10.2010
8.10.2010
now no ropes but needs hopes and dreams
1980'lerin başlarında dünyaya gelmiş (modern toplumun sunduğu ergen olma hakkını çoktan kullanmış) biri olarak hala "liselim" nitelikleri gösteriyor olmaktan hem haz ediyor, hem de pek bi daralıyorum...
En temel özellikleri ile ergenlik müessesesine aktif üyeliğim mevcut.
Hala "ebeveynlerimle" yaşıyorum (ebeveyns'e dikkat: çekirdek aile dediğimiz cinsten)
Hala öğrenciyim, derse giriyor, öğrenci panikleri yaşıyorum (Okula sırt çantasıyla gidiyorum, kalmekutum var)
Hala para kazanamıyorum (harçlığım okuldan aldığım burs)
I have "daddy issiues" (şimdi küs olmasak bile, geçen senenin bir kısmını birbirimizle konuşmadan geçirdik, olucak iş mi yav, 1980'lerde doğdum diyorum)
13 yaşında giydiğim ayakkabılarım ile şimdi giydiklerim arasında en fazla renk farkı var.
Ha bir de sivilce meselesi var! (Bu yaşta ergenlik döneminde kullanılmakla ün sanmış ilaç mı kullanılırmış. Doğum kontrol hapı kullanma yaşına bile gelememiş gibiyim. Bi de baya seviniyorum ilaç işe yarıyor, az sivilce sıkmam gerekiyor diye.)
Gerçek bir ergen gibi kalp kırıklıkları yaşıyorum. (Neyseki günlük tutmak yerine blog yazmaya başladım.)
Ama herşey bir yana en güzel yanı böcek gibi uçuşabiliyor olmak olsa gerek.
Tüm sorumlulukları, bağımlılıkları ve bağlılıkları azaltmış olup şu an, hiç teredüt etmeden, Kolkata'ya gidebilir olmak (my dear's are welcomed) kadar güzel bir şey yok galiba.
Beni bu garip durumda kendime getiren tek şey, interrail ile Avrupa turu yapma planlarında (Plana bak! backpack times... Batu bile aynı şeyi hayal ediyor, bilmeyenler için kardeşim 15 yaşında, bıyıkları çıkıyo daha yeni) yaş sınırını aşmış olduğumdan dolayı biletler için "yetişkin" fiyatı ödemem gerekliliği! Peh!
En temel özellikleri ile ergenlik müessesesine aktif üyeliğim mevcut.
Hala "ebeveynlerimle" yaşıyorum (ebeveyns'e dikkat: çekirdek aile dediğimiz cinsten)
Hala öğrenciyim, derse giriyor, öğrenci panikleri yaşıyorum (Okula sırt çantasıyla gidiyorum, kalmekutum var)
Hala para kazanamıyorum (harçlığım okuldan aldığım burs)
I have "daddy issiues" (şimdi küs olmasak bile, geçen senenin bir kısmını birbirimizle konuşmadan geçirdik, olucak iş mi yav, 1980'lerde doğdum diyorum)
13 yaşında giydiğim ayakkabılarım ile şimdi giydiklerim arasında en fazla renk farkı var.
Ha bir de sivilce meselesi var! (Bu yaşta ergenlik döneminde kullanılmakla ün sanmış ilaç mı kullanılırmış. Doğum kontrol hapı kullanma yaşına bile gelememiş gibiyim. Bi de baya seviniyorum ilaç işe yarıyor, az sivilce sıkmam gerekiyor diye.)
Gerçek bir ergen gibi kalp kırıklıkları yaşıyorum. (Neyseki günlük tutmak yerine blog yazmaya başladım.)
Ama herşey bir yana en güzel yanı böcek gibi uçuşabiliyor olmak olsa gerek.
Tüm sorumlulukları, bağımlılıkları ve bağlılıkları azaltmış olup şu an, hiç teredüt etmeden, Kolkata'ya gidebilir olmak (my dear's are welcomed) kadar güzel bir şey yok galiba.
Beni bu garip durumda kendime getiren tek şey, interrail ile Avrupa turu yapma planlarında (Plana bak! backpack times... Batu bile aynı şeyi hayal ediyor, bilmeyenler için kardeşim 15 yaşında, bıyıkları çıkıyo daha yeni) yaş sınırını aşmış olduğumdan dolayı biletler için "yetişkin" fiyatı ödemem gerekliliği! Peh!
6.10.2010
what had become absent
In Visual Codes of Secrecy, "the impact of death in a person's life appears so subjective" writes Julia St George and tells us about her own experience of her sister's death. (2005:52)
"I walked into her room as she took her last breath and the sudden sight of her corpse, now without its animating life force, revealed to me so much about what had become absent. I could see who she had been very clearly because of what was no longer there in her body"
4.10.2010
2008-2009'da ne çok otobüse bindim
Otobüsteyim...
Birazdan bu otobüs beni kendi şehrime kadar götürecek.
Camdan dışarıya bakıyorum. O, "otobüs durağı" yazan tabela direğine yaslanmış, sigarası dudaklarının arasında, gözlerimin içine bakıyor. Aramızda nefesimle buğulanan otobüs camı var. Ne o ne de ben kıpırdıyoruz. Ne de sevgilimi gölgeleyen ruhum. Ruhum otobüste benimle birlikte değil. Sevgilimle kalmak uğruna bedenini terk etmeye karar verdi. Birlikte uğurluyorlar beni. Sigarasını artık sol eline almış olan sevgilimin diğer eline sıkıca yapışmış ruhum. O solak. Ruhum ise solak olan benim sevgilimi bırakmaya hiç niyetli değil. Onun elini bir uzantısı olmak sorun değil ruhum için, elini bırakmamak yerine kendi bedeninden bile ayrı kalmaya razı.
Otobüs kalkmaya karar verdi. Homurdanarak bir ileri bir geri yola çıkmak için ilk adımlarını atıyor. Otobüsün hareketi bizi daha da kıpırtısız bırakmakta adeta... Don yemiş bitkiler gibiyiz üçümüz de: katılaşmış, içi üşümüş. Benden uzaklaşmalarını seyretmek için ısrarla gözlerimin sınırlarına kadar dayanan gözbebeklerim tek hareket eden. Ne o el sallıyor ne ben. Ruhumsa ben ondan hızla uzaklaşırken ardımdan gelmeye çalışmıyor bile. Terk ederken terkediliyorum. Gözlerim o kadar çok doluyor ki çok uzakta kaldıkları için mi yoksa sislenen gözlerim yüzünden mi artık onları göremiyorum emin değilim. Tek bildiğim içimde kocaman bir boşluğun olduğu. Alışmadığım bu boşlukta cereyan var. Esiyor, üşütüyor beni. Kalp atışım sesinin içimde yankı yapması delirtiyor insanı. Ruhum dışımda... boş bir ev gibiyim.
Acaba sevgilim ruhumun elini tutuyor olduğunu farketti mi? Hiç sanmam...
29.09.2010
the corpse, the gaze and the self
Kendi kendim ile asla gözgöze gelemiyor olmaktan,
ve cesetimi hiç bir zaman göremeyecek olmaktan
feci kıllanıyorum...
baya tekinsiz.
peh!
.
ve cesetimi hiç bir zaman göremeyecek olmaktan
feci kıllanıyorum...
baya tekinsiz.
peh!
.
28.09.2010
death of a possible "pelin" projection
Geçen ilkbahar, doktora yeterlilik sınavını geçtiğim zaman beni rahat ve hafif bir dönemin beklediğini sanıyordum… yanılmışım. Sınavlar bitmek yerine birbirini kovaladı…
Çok sevdiğin birinden ayrılmak, ayrılığın getirdiği tatsızlıkların, karın ağrısının ve üzüntülerin dışında, uzun soluklu bir yas dönemi de getiriyor yanında. Tutulan yas ise aslında bir nevi ölüm karşısında verdiğimiz tepkiye benzeyebiliyor. Kişinin kendi ölümü karşısında tuttuğu yas… Bahsettiğim şey, üzüntü ile kahrolmak ve bir ilişkinin bitiminin sembolik olarak ölüm ile tasviri değil. Biri ile ayrıldığında o kişi ile ileride kurmayı hayal ettiğin bütün ihtimalleri de öldürüyor olman. Eğer en yakınındakiler seni sen yapan kişiler ise, sevgilinden ayrılmaya karar verdiğinde, seni ileride şekillendirdiğinde oluşacağın kendini de öldürüyorsun sanki. Geleceğe yönelik bir intihar deneyimi. Ayrılığı yaşamak yerine, ilişkimi devam ettirmeyi becerebilseydim oluşabilecek “ben”e hayran olabilirdim gibi geliyor şu an… Düşününce o “ben”in başka bir şehirde, muhtemelen başka bir mesleği yaparak geçirebileceği bambaşka günleri özlüyorum… Özlüyorum çünkü o “ben” artık bir hayalden ibaret ve şu anda kendi yasını tutuyor.
Bir arkadaşım post-traumic deneyimlere dair, unutmak üzerine, bir öneride bulundu… Ayrılık sonrası kendini yatağa atıp, kafanı yastığına gömüp ağlamak yerine tetris oyna! Beyindeki görsel işlemcileri ele geçirdiği için ilk 6 saat içinde tetris oynamanın işe yarayabileceğini yazmış bana. Kendimi düşündüm. Ayrıldığımda gameboy’um evdeki kütüphane dolabımın derinliklerindeydi. Kesin pillerini de içinde unutmuşumdur, ve kesin onlar akıp hertarafa bulaşmıştır. Yaşadıklarımı durmadan hatırlamamın sebebini biliyorum artık, ben ayrıldıktan sonra saatlerce salıncakta çalkalanmış, uzunca süre kalkmadan sarmaşıkları izlemiştim. Gözlerimi uzun süre açamamış da olabilirim...
24.09.2010
“specter of an impossible desire: the desire to remember and to be remembered”
Fotoğraf’ın ölüm ile ilişkisi üzerine çok düşünüyorum… yıllardır… Sevdiğiniz birinin fotoğrafının yas, özlem, hafıza, anı, yadigar ile olan ilişkisini, fotoğrafa dokunmanın, özlediğiniz kişiye deymek ile bağlantılı olmasını, fotoğrafın ait olduğu kişiden izler taşımasını çok heyecan verici buluyorum. Batchen fotograf’ın imkansız bir hatırlama ve hatırlanma arzusunun hayaleti olduğunu söylüyor. Bu arada bunları yazarken alnımı dizime deydirmeye çalışıyorum. Yada alnımı dizime deydirmeye çalışırken, bunları yazdığımı düşünüyorum da denebilir. Yoga yaparken, (düşünmüyor olmam gereken bir anda) aklıma yine bu yaz tanıştığım Mark Cousins geliyor. Sıkıcı kişilerden bahsettiği konuşmasında kokan kişilerden de kısaca bahsettiğini hatırlıyorum. Kokan kişilerin, farkında olmasalar bile, ardlarında kendi izlerini bırakmak arzularından dolayı kokmaya devam ettiklerini söylüyordu konuşmasında. Kokmaktan korkmayanların asıl dehşete düştükleri fikir bir gün unutulacak olmaları idi. Tanımadığım bir kişinin beden kokusunu duymanın verdiği rahatsızlıkla nefesimi tutmam ile, sevgilime sarılırken kokusunu içime çekmemdeki karşıtlık tıpkı fotograf ile kurduğumuz kişisel ilişkiye benziyor aslında. Başkasının fotografına sahip olmak, başkasının kokusunu korkusuzca içine çekmek aslında onu unutmamak ve kendinin bir parçası yapmak için gösterdiğimiz çaresiz bir çaba gibi. Karşılaştığım kokan kişileri unuttup unutmadığımı düşündüm. Kişiler aklıma gelmese bile, kendi sınırlarımı korumak için gösterdiğim çabayı hatırlıyorum...karşımdakinin parçaçıklarını, gölgesini, izlerini içime dahil etmemek için gözlerimi kapadığımı ve nefesimi tuttuğumu.... ama kokan kişiye dair bir ufacık anı belirmiyor aklımda. Onları unutarak, unutulmama korkularının pek de yerinde olduğunu açık etmiş gibi hissediyorum. Üzülüyorum... bir daha kokan biri ile karşılaştığımda, nefes almayı bıraksam da, hiç olmazsa gözlerimi kapatmıycam!
22.09.2010
the intimate has to be kept away
Bazen biri ile karşılaştığımda ve kendisi ile belli bir zaman geçirmem gerektiği anlarda, karşımdakini çok sıktığımı düşünüyorum. Çok sıkıcı olduğum hissi, daha çok gerilmeme, hem ortamdan hem de kendimden ve karşımdakinden uzaklaşmama neden oluyor. Ne sessiz kalabiliyorum, ne de söyleyebilecek ilginç birşey bulabiliyorum. Tek çarem kendisine hiç ilgimi çekmeyen saçma sapan şeyler sormak oluyor. Bu ise, “naber?” ile başlayan, yaptırdığı kan testlerinin detaylarını dinlemem ile biten alakasız diyaloglara sebep oluyor. Bu yaz Birkbeck Üniversitesinde Mark Cousins’ın “Food for Thought: Reading and Eating” ismini verdiği oldukça heyecanlı (sıkıcı olmayan, pek samimi) bir konuşmasını dinledim. Anlatırken bir ara sıkıcı olmanın aslında pasif bir eylem olmadığını tersine sıkıcı kişilerin karşısındakini aktif olarak sıktıklarından bahsetti. Bunun nedenini ise; sıkıcı kişinin karşısındakini kendisine yaklaştırmaktan korktuğu için onu sıkıyor olduğu ile açıkladı. Ne seni bırakıyorlar, ne de yaklaşmana izin veriyorlar! Sıkıcı kişi hiçbirşeyin kendisine fazla yaklaşmasından hoşlanmaz. Samimi ve yakınlık duyar gibi olduğunda karşısındakini sıkarak kendinden uzaklaştırır ama bunu gitmesine izin vermeyerek daha da korkunç bir hale getirir. Kendim ile ilgili detaylar vermekten, hislerimi açık etmekten, yaşadığım önemli sayılabilecek olayları etrafımdakilere bildirmekten, insanların akıllarında belli kategorilere girmekten hiç haz etmiyorum. Herkezin aklında farklı bir karakter, her tanımlanmaya çalışıldığında tutarsız, aksak ve kalıpsız olıyım istiyorum. Biri “o böyledir” derken, diğeri “o hayatta böyle birşey yapmaz” desin istiyorum. Tanımadıklarımın, az tanıdıklarımın, beni tanıdıklarını düşünenlerin benim hakkımdaki fikirleri ile beni yakalamalarını, kıstırmasını ve benimle ilgili konuşmalarından hiç hoşlanmıyorum. Kayıp gitmek, akıp kaybolmak, bir arada tutulamamak istiyorum ve bundan dolayı bazen hatta pek çok zaman yolda karşılaştıklarıma karşı çok, pek çok sıkıcı olabiliyorum. Yaklaşmayın yaw. Ayrıca niye bu kadar çok şey soruyosunuz...
17.09.2010
we used to have light-hearted days
Bir arkadaşım bana yazdığı mailini "light&love" diyerek bitirmiş. Öyle çok sevdim ki, çocukluğuma dair hatırladığım yumuşak anıları hatırlattığından olsa gerek. Bugün eve geldiğimde ise ışıkların açık olduğunu görüp de, salondan gelen müzik sesini duyduğumda anneme gayri ihtiyari "babam mı yok?" diye sordum. Durumun ne kadar acıklı olduğunu farkettiğimde, içim paramparça oldu. Neyseki annemin soruma cevabı "Yo, burda. Ama artık böyle" oldu. Işıklar yanıyodu, müzik çalıyodu ama light and love ikilisinde hala eksik vardı. Çocukluğumu özledim demiyorum ama artık birşeylerin değişiyor olduğunu umuyorum.
16.09.2010
aç kapıyı...
Bu arada anahtarlığımda radikal değişiklikler olmakta. Yeni eklenenler, kaybolmaya direnenler, ne olduğunu hatırlayamadıklarım ve yeni gelip absürd varlıkları ile beni şaşırtanlar. Nasıl oldu da zincire takıldılar? Yıllar geçtikçe büyüyen ağır bir yaratık gibi ya cebimde ya da çantamda benimle dolaşmaktalar. İki yeni anahtar var: Biri okuldaki yeni odamın (ki beni pek bi sevindiriyor, iğrenç fosforlu pembe bir başlık taktığım açık mavi bir tane) diğeri ise okuldaki "öğretmenlerin tuvaleti"nin anahtarı (bu absürd olanı ve işi gereği sarı renkte). Geçen sene odamdan daha çok vaktimi geçirdiğim odayı açan anahtarın bir kopyasını yeni sahibine vermeye içim razı olmadı bugün. O odadaki tüm eşyaları yeni odaya taşısak da, bizimle birlikte taşınamayan bir çok iz hala orda sanki. Oradaki anılara erişimimi sağlayacak anahtardan o kadar kolay vazgeçemedim, ama halkadan çıkartıp kütüphanedeki kasenin içine koydum. Nolur nolmaz, çok özlersem gider gizlice girerim diye. Anahtarlığımda yüzlerce ilaç kutusunu koyduğum koca bir bavulu kilitlediğim asma kilidin anahtarı da var. Bu da ikinci absürd varlık yanımda taşıdığım. Çocukluğumu geçirdiğim, içi bomboş ve tozlu olan şehirdeki evin anahtarı da hala yanımda. O sığınak. Anı küpü. Çocukluk mekanı. Biliçaltı evi gibi bişi.. Bir türlü cesaret edip çıkaramadığım bir anahtar dizisi var. Sanki her an arkama bakmadan kafama esip de gidebilicekmişim gibi sürekli yanımda taşıdığım sığınaklarımın anahtarları. Sanıyorum kırmızı anahtarı artık hiç kullanamıyacağım. Daha ne kadar yanımda taşıyacağım kırmızı anahtarları bilmiyorum. Belki kendiliğinden kaybolurlar bir gün. Artık işlevini kaybetmiş olsalar da atamıyacağım gibi... Mavi anahtar ise cebimde ağırlık yapan bir hayalkırıklığı dalgasının kapısını açıyor. Mavi ev, deniz, bissürü umut, öyle yakın ama bir o kadar da uzak ki. Belki bi haftasonu bavul bile almadan atlar giderim. Dalgaları evde saklı tutmamak, havalandırmak gerek... Bi de farkettim ki anahtarlığımda bağlantım olan herhangi bir mekanın posta kutusu anahtarı yok. Hep guerilla usulü çıkartıyorum mektupları. Elimi eciş büçüş yapıp posta kutularının içine sıkıştırıyorum, bir türlü samimi olan mektubun çıkmadığı kutulara. Kısaca rengarenk anahtarlarım var, bazıları varla yok arası, bazıları saçma, bazıları pek bi gerekli. Ama hepsi bir arada pek bir ağır.
15.09.2010
silen adam
Unutmaya çalışan bir insanın hallerini hayal etmeye uğraşıyorum. Aklıma bir adam geliyor, sevdiği kadından ayrılmış, acı çekiyor. Onu unutmak dışında başka bir çözüm yolu bulamıyor hayatını eski haline sokabilmek için. Tüm amacı sevdiği kadın ile ilgili anılarını hafızasından silip, onu unutabilmek. Böyle bir karakter kendi anıları ile boğuşurken, bu kadını unutturmak için ona nasıl yardımcı olabiliriz? Unutturmak! Hayal etmeye devam ediyorum. Ona bu kızı unutturmak icin önereceğim ilk şey evde kıza ait bulduğu tüm kalıntıları yok ederek işe başlaması oluyor. Tavsiyemi dinliyor ve harekete geçiyor, bense onu merakla izliyorum. Kıza ait tüm objeleri zevkle atıyor, fotoğraflarını ve mektuplarını yırtıyor, telefon ve telesekreter mesajlarını siliyor, bilgisayarda ona ait tüm dosyaları önce çöp kutusuna sonra ise bilmediği biryerlere gönderiyor, kızın kapı zilindeki ismini dahi karalıyor. Tahminimce adam tüm bu eylemleri kan ter içinde gerçekleştiriken büyük bir acı içinde! Yüzü sanki biraz daha kırışık, kalbi daha bir yavaş ve isteksiz atıyor, her an başka bir saç teli daha feda ediyor. Biliyorum ki kız arkadaşının imgesi ise sürekli aklında. Bir an için ondan kurtulduğunu söyleyemeyiz daha. Aksine adam herşeyi yıkarken şu anda onunla dolu. Onu unutmak için kızı hatırlamasını körükleyecek tüm ipuçlarından kurtulma planı kızın hayalinde daha da fazla canlanmasına neden olmakta. Ben panikliyorum. Yanlış bir öneriydi farkına vardım. Hafızasını daha da fazla devreye soktum.Adam yırttıkça ve attıkça, yokettiklerine referans olan birsürü anı hücüm etmeye başladı. İpuçları, paylaştıkları anları tekrar yaşamasına neden oluyor. Bir sürü küçük ayrıntı ile beliriyor kızın imgesi gözünün önüne: sık kullandığı kelimeler, uykusu geldiğinde kekelemesi, en sevdiği renk, durmadan tekerleme söyleyen dudakları falan filan... Kızı hatırladıkça bellki ki adamın içi daha da burkulmakta ve hatıralarını duymamak için daha büyük bir hızla kız ile ilgili anılarını yok edeceğine inandırdığım atma eylemini sürdürmekte. Durmasını mı söylesem? Buna fırsat kalmadan farkediyorum ki adamın evinde artık kıza ait atacak bir şey kalmadı. Hatta kendi eşyalarının bir çoğu da yok odasında. Kendine ait olanların da kızın varlığının döküntülerini taşıdığını düşünmüş olmalı, hızını alamayıp hepsini atmış. Bu boşlukta yalnız başına dımdızlak kalmışken biliyorum ki şimdi hafızasının yanı sıra hayal gücü de devreye girmek üzere. Korktuğum başıma geliyor ve adam kızı artık hayalleri ile süslemeye başlıyor. Onu o kadar özlüyor ki, unutması ne mümkün. Kızın adamın kafasındaki görüntüsü adamın “atma, yırtma, silme” eylemlerini boşa çıkartacak bir şekilde kaybolup silikleşmek yerine daha da renklenip, güçlenmekte, hatta kız mucizevi bir şekilde artık olduğundan daha da güzel. Kızın hayalindeki mükemmele yakın imgesi ile yüzleşip boş odada onunla başbaşa kalmaktan korkan adam silme eylemlerine tekrar başlıyor. Ama artık atıcak hiçbirşey yok etrafında... Bu sefer daha öncekilerden farklı olarak unutmak için boş beyaz kağıtları silmekte, beyaz duvarları tekrar beyaza boyamakta. Kızı düşünmeyi durdurmak için yeni bir yol buldu. Kızı düşünmeye dayanamıyor çünkü. Kendi kendi ile hareketsiz kalmaya tahamülü yok. Adam kafası içinde konuşan kızın sesini dinlemek yerine kendi nefesini dinlerken durmadan boşlukları silmekte... Hiç istemese de onu biraz kendi ile yalnız bırakıyorum... Belki biraz zaman işe yarar umuduyla.
“Unutmak” kelimesi ile bu kadar ilgilenirken “hatırlamak” üzerinde durmadan olmaz. Hatırlamayı unutmak yerine kullanmayı tercih etmeli belki? Amacımız unutturmak yerine hatırlatmak olsa idi, hatırlatmanın da mümkün olmayacağını söylemek isterdim. Hatırlamak ile unutmak birbirinin zıttı yerine iki eş kelime gibi de görülebilir. Hatırlamak gerçekleri çarpıtmanın bir yoludur, böylelikle unutmaya çok benzer. Her hatırlama eyleminde gerçekler hatırlayan tarafından yeniden yazılır, yeniden yaratılır, gerçekte olandan farklı bir hal alırken, gerçek unutulur.
Sigmund Freud hafıza denen şeyin aslında bir olayın, tutalan ve depolanan bir merkezden çağırma metodu olduğu üzerinde durur. Ona göre hatırlamak; aslında unutmak ile eş anlamlıdır, çünkü hafıza olanı kaydeden bir mekanizmadan çok, sürekli yenileyen ve değiştiren bir sistemdir. Hafıza olarak tanımlanan olgu, gün geçtikçe yaşadığın olaylara göre değiştirdiğin bir öyküden başka bir şey değildir. Hatırlanan, hatırlama anında ve sonrasında sürekli değiştirilerek kaydedildiği için aslında gerçek olayı saptıran, dolayısıyla unutmaya neden olan bir mekanizmadır. Bir olayı anlamlandırabilmek için kişiler, olaya kendilerinden birer parça eklemekte ve olayı imgeler zinciri ile hatırlamaktadırlar.
Karakterimiz bıraktığımız yerde hala boşlukları silmekte. Yanına dönüyorum ve adamın sildikçe kızın kafasındaki imgesinin de silikleşmeye başladığını umuyorum. Kalbini rahatlatmak, kendi ile kalmak, belki adama vakit tanımıştır. Acısı ile yüzleşir. Zaman adama unutturuyormuş gibi yapar. Zaman geçtikçe artık detayları hatırlayamaz olur. Hatırlasa bile hatırladıkları artık hayal gücü ile örülmüş, boyanmış gerçeklikten uzak ayrıntılardır. Kızın sesi, kokusu, aurası, anılardan kalanlar ile hayal ettiklerininin oluşturduğu bir kolajdır artık. Adam sildikçe, kızın anısı da silikleşir. Bir süre sonra adamın acısı diner ama kızın anısı asla kaybolmaz. Kızın anısının acısı adamın bedenine izlerini bırakır. Kızın anısı bedenini dönüştürür, damgalar. Kız anısı adamın bir parçası olur. İşte o zaman adamın kızın anılarını öğüttüğünü söyleyebiliriz belki, ama kızı unuttuğuna karar veremeyiz. Kız ile ilgili kendi yarattığı bir anı sözkonusudur artık. Gerçekten uzak olsa bile kıza ait bir anı olarak hafızasında yerinden kımıldamadan durmaktadır.
Unutturmak için hatırlatmak gerek. Her hatırlamamız yaşanan anı tekrar yazmamıza neden olup kendi hislerimize göre onu tekrar kurgulamamız anlamına gelse bile, kafamızdan bilgisayarların yaptığı gibi uçup gitmemekte. Sevgili karakterimize unutturmak için onu hatırlamaya koşmak en doğrusu olsa bile unutturma denememin pek başarıılı olduğunu söyleyemem. Adamın ise unuttuğunu... Ama hatırladıklarının yaşadıklarından çok farklı olduğuna eminim.
14.09.2010
yan komşum
Uyuyodum... 15 yaşında kocaman adam, sakalları çıkıyo... ama sabah 7:30 da geldi, yanağımdan öptü, ben "okula gidiyorum" dedi. Gözlerimi zor araladım, gömlekli, kumaş pantalonlu... Lise 2'nin ilk günü! bu sabahı benimle paylaşıp öyle gitti okula. Ben anlayıncaya kadar gitmişti bile. Beni pek çok seviyo, ehe diye düşünüp bi güzel sevindim (hala seviniyorum...) sora uyudum yorganıma sarılıp. Liseye gitmiyo olduğuma bidaha sevinip.
11.09.2010
acaba birine birşey unutturabilir miyim?
Unutturmak bir yana, unutmak mümkün mü ki? Birine ancak birşey hatırlatmayarak unutmasını destekleyebiliriz belki. Oysa unutturmak hayali bir kavram olsa gerek, kendimiz unutamazken başkasının unutmasını sağlamak nasıl olabilir? İnsan belki unuttuğunu sanar, unuttuğu için unuttuğunun farkında bile değildir aslında. Yada unutmuş gibi yapar, unutmak istediklerinin un ufak olmasını umar, un ufak edip hisleri sislensin, artık görmesin ister... Kalabalığa karıştırır düşüncelerini ama yalnız kaldığında, boşlukta, yadsıdığı her şey tüm çıplaklığı ile meydana çıkar. Unutmak hep acı ile bağlantılı sanki.
Etrafımızdaki herşey unutmamamız için elinden geleni yapıyor gibi. Yaşadığımız deneyimler, bırakın sadece zihinsel izler bırakmayı, bedenlerimize de damgalarını bırakıyor. Anılarımız bedenlerimizi lekeliyor, çiziyor, kırıştırıyor, büküyor, eğiyor, esnetiyor, kırıyor... Bellek pervasızca bedenimizi şekillendiriyor. Seyiren bir göz, derin kırışık izleri, derideki yaralar, dökülen saçlar, tikler, benler, görünür olan tüm kırıklar, çizikler, morluklar, kızarıklıklar hepsi yaşadıklarımıza dair silinmez ipuçları. Her biri birşeyler hatırlatırken, unutmamızı zorlaştırıyor. Anılarımız bizi biz yapıyor. Bedenimiz de tıpkı bir çamur gibi yaşadıklarımız ile gündengüne şekil alıyor. Anılarımız ile şekillenen bedenlere sahipken nasıl unutabiliriz. Unutmak bir yana nasıl unutturabiliriz?
10.09.2010
threshold
In daguerreotypes it is common to see pictures of subjects holding a daguerreotype in their hands. In some cases the subject posing is staring at the picture she is holding, sometimes looks directly to the camera. No matter what, one can say that the mise-en-scene in such images, is designed around the act of looking inviting the viewer to acknowledge the presence of someone that is not present anymore. Such images suggests the death of someone loved and make sure that the lost one is not forgotten. Such photographic objects are like a kind of statement that the subject in the picture is also wanted to be remembered as remembering the loved one. After all those things that we have experienced recently, It is such a relief that, today, I do not not have to hold a photo of my father in my hands, yet.
9.09.2010
obsessional brooding
Takıntılı olmanın havalı olduğunu düşünürdüm. Takıntılı insanları hep yaratıcı, rafine, motive ve farklı olarak gördüm. 1970 lerde çekilmiş renklendirilmiş vesikalık fotoğraf toplayan bir amca, ya da sadece ikiz arkadaşları olmasını isteyen bir çocuk, ya da saplantılı bir şekilde yaptığı iş içinde kaybolmuş biri... Arkadaşım olmasını dilediğim kişiler bu gibi karakterdi benim... Çizgi film karakterleri gibi. Başkalarını içine sokmadıkları kendilerine ait bir alanlarının olmasını heyecan verici bulurdum. Kafalarını taktıkları şey, onları yaratıcı birşeyler yapmaya zorlayıp ilginç durumlar içine sokar gibi geliyordu.
Tüm bu saplantılarından keyif aldıklarını varsayıyordum. Kişinin takıntısının ona acı vereceği aklıma gelmezdi. Ya da takıntısı olduğunu fark etmediklerini düşünmezdim. Takıntılı düşünce kalıpları yüzünden ne kadar çok manevi tacize uğradığımı yeni anlıyorum. Obsessiv olduğumu düşünüp bu fikirden haz alırken şimdi kendimden bile korkuyorum... bi acayip
5.09.2010
Maya (Sanskrit माया māyā) is the principal deity that manifests, perpetuates and governs the illusion, and dream of duality
Lila (Sanskrit: लीला), or Leela is a concept literally meaning "pastime" or "play"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










