Forget Me Not’ı sessiz olarak çektim.
Filmi kurguladık, sevgili arkadaşlarım müziklerini yaptı ama film bir türlü canlanmadı...
Taa ki filmi gerçekçi kılan tüm sesleri yapay ortamda tekrar üretip üzerine yerleştirene, sahneleri atmosfer sesi ile dürtene kadar.
Dün İstanbulda kendimi daha iyi hissetmeme rağmen, kulaklıklarımı çıkarmadım, müziğin sesini kısmadım.
İstiklal caddesinde kalabalık içinde yürürken içinde bulunduğum mekana dair hiç bir atmosfer sesi duymamanın getirdiği bir yapaylık vardı her anda.
Filmim sessizken nasıl ölü gibiyse, yaşamım da sadece müzikle sessizken tıpkı bir film gibi göründü gözüme. Bir klip izliyor da olabilirdim, yada gözümün önünden müzik eşliğinde geçen bu görüntüler mainstream bir filme ait olabilirdi.
Şu an hayata pek deyesim yok. Kendisi sürekli bana dokunup, ıslatıyor olsa da.
Gözlerimi ıslatıyor,
Paltomu ıslatıyo
İçimi nemlendirip duruyor.
Etrafı dinlemek ona dokunmakla eş değer bir his yaratıyor içimde.
Ama birinin sadece sesini duymak, ona dokunamamanın eksikliğini hatırlatıyo sadece...
Mimiklerini görememek, arkan dönükken bakışlarını hissedememek, varlığını, aurasını, orda biryerlerde tıkırdıyor olmasını bilmemek...
Telefonu kırasım var.
Başım önde, dokunmadan yürüyordum ensem ıslanırken dün,
Bir amcanın, “çok mağdurum” yazılı bir kağıdın önünde baya ağladığını gördüm. Sesini duymadım ondan mı ki gerçek gibi değil de, tüm gün baktığım eski fotograflardan çıkma biri gibi geldi bana.
Dün tesadüflerin en tatlılarından birini yaşadım, elmamın son lokmasını çok sevdiğim birine verdim. Sonrada onu çok uzaklara uğurladım. Arkasından el sallayıp.
Sonra da kendimi tutamayıp çok sevdiğim köşelerden birine gidip, dondurma seçtim, yağmurda yalanarak eve geldim.
Ev sıcaktı...
Filmi kurguladık, sevgili arkadaşlarım müziklerini yaptı ama film bir türlü canlanmadı...
Taa ki filmi gerçekçi kılan tüm sesleri yapay ortamda tekrar üretip üzerine yerleştirene, sahneleri atmosfer sesi ile dürtene kadar.
Dün İstanbulda kendimi daha iyi hissetmeme rağmen, kulaklıklarımı çıkarmadım, müziğin sesini kısmadım.
İstiklal caddesinde kalabalık içinde yürürken içinde bulunduğum mekana dair hiç bir atmosfer sesi duymamanın getirdiği bir yapaylık vardı her anda.
Filmim sessizken nasıl ölü gibiyse, yaşamım da sadece müzikle sessizken tıpkı bir film gibi göründü gözüme. Bir klip izliyor da olabilirdim, yada gözümün önünden müzik eşliğinde geçen bu görüntüler mainstream bir filme ait olabilirdi.
Şu an hayata pek deyesim yok. Kendisi sürekli bana dokunup, ıslatıyor olsa da.
Gözlerimi ıslatıyor,
Paltomu ıslatıyo
İçimi nemlendirip duruyor.
Etrafı dinlemek ona dokunmakla eş değer bir his yaratıyor içimde.
Ama birinin sadece sesini duymak, ona dokunamamanın eksikliğini hatırlatıyo sadece...
Mimiklerini görememek, arkan dönükken bakışlarını hissedememek, varlığını, aurasını, orda biryerlerde tıkırdıyor olmasını bilmemek...
Telefonu kırasım var.
Başım önde, dokunmadan yürüyordum ensem ıslanırken dün,
Bir amcanın, “çok mağdurum” yazılı bir kağıdın önünde baya ağladığını gördüm. Sesini duymadım ondan mı ki gerçek gibi değil de, tüm gün baktığım eski fotograflardan çıkma biri gibi geldi bana.
Dün tesadüflerin en tatlılarından birini yaşadım, elmamın son lokmasını çok sevdiğim birine verdim. Sonrada onu çok uzaklara uğurladım. Arkasından el sallayıp.
Sonra da kendimi tutamayıp çok sevdiğim köşelerden birine gidip, dondurma seçtim, yağmurda yalanarak eve geldim.
Ev sıcaktı...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder