26.01.2011

bi dinlerken dokunmak var, bi duyarken dokunamamak

Forget Me Not’ı sessiz olarak çektim.
Filmi kurguladık, sevgili arkadaşlarım müziklerini yaptı ama film bir türlü canlanmadı...
Taa ki filmi gerçekçi kılan tüm sesleri yapay ortamda tekrar üretip üzerine yerleştirene, sahneleri atmosfer sesi ile dürtene kadar.
Dün İstanbulda kendimi daha iyi hissetmeme rağmen, kulaklıklarımı çıkarmadım, müziğin sesini kısmadım.
İstiklal caddesinde kalabalık içinde yürürken içinde bulunduğum mekana dair hiç bir atmosfer sesi duymamanın getirdiği bir yapaylık vardı her anda.
Filmim sessizken nasıl ölü gibiyse, yaşamım da sadece müzikle sessizken tıpkı bir film gibi göründü gözüme. Bir klip izliyor da olabilirdim, yada gözümün önünden müzik eşliğinde geçen bu görüntüler mainstream bir filme ait olabilirdi.

Şu an hayata pek deyesim yok. Kendisi sürekli bana dokunup, ıslatıyor olsa da.
Gözlerimi ıslatıyor,
Paltomu ıslatıyo
İçimi nemlendirip duruyor.
Etrafı dinlemek ona dokunmakla eş değer bir his yaratıyor içimde.
Ama birinin sadece sesini duymak, ona dokunamamanın eksikliğini hatırlatıyo sadece...
Mimiklerini görememek, arkan dönükken bakışlarını hissedememek, varlığını, aurasını, orda biryerlerde tıkırdıyor olmasını bilmemek...
Telefonu kırasım var.
Başım önde, dokunmadan yürüyordum ensem ıslanırken dün,
Bir amcanın, “çok mağdurum” yazılı bir kağıdın önünde baya ağladığını gördüm. Sesini duymadım ondan mı ki gerçek gibi değil de, tüm gün baktığım eski fotograflardan çıkma biri gibi geldi bana.
Dün tesadüflerin en tatlılarından birini yaşadım, elmamın son lokmasını çok sevdiğim birine verdim. Sonrada onu çok uzaklara uğurladım. Arkasından el sallayıp.
Sonra da kendimi tutamayıp çok sevdiğim köşelerden birine gidip, dondurma seçtim, yağmurda yalanarak eve geldim.

Ev sıcaktı...

24.01.2011

First time around

Yazmayi unuttum,
Dun, gun bitmeden, Istanbulun bana semsiyesini verdigini...
Farkinda olmasa da biliyorum icten ice beni hic islatmak istemedigini

Bugun dolasirken sevdigim koseler ile karsilasmaktan kaciyorum
Hep yurudugum bakmaya doyamadigim yollardan kosarak geciyorum
Her gelisimde ugradigim yerlerde yemiyorum
Gozlerim kapali, semsiyem elimde... Istanbulun semsiyesi.
Duymiyim diye kocaman kulakliklarimi taktim, muzik dinliyorum
Metrodaki sokak calgicisini duyamadim...
Simdi bu buyuk kutuphanenin arsivleri arasina saklanip fotograflar arasinda kaybedicem kendimi

23.01.2011

damlayan yapay gözyaşı görmek

İstanbula geldiğimden beri ağlıyorum
Nedensiz olan “böhüü”lerden
Yolda yürürken, taksiye binerken, elma ısırırken...
Tutamıyorum kendimi,
Belkide sonunda biraz yalnız kalabildiğim için oluyo bunlar

Eski gelişlerimle karşılastırıyorum her anı
Sıcak yaşayan evimin yerinde soğuk, suyu ve elektriği kesik kızgın bir mekan var karşılayan beni
Buzdolabında çürümüş şeyler
İçi kaynıyor, karşıma geçip bağırmasından korkuyorum.
Çalarsa kapatamıyacağımdan deli gibi korktuğum alarmın tiz sesi,
Zamanında hayallerle doldurduğum, sabırsızlıkla beklediğim mavi mekanın beni bu kadar çok kapı dışarı etmeye çalıştığına inanmak istemiyorum içten içe
Sanki beni dışarıya kusup kendi yanlızlığında kalası var.
Farelerin kendini kemirmesine üzülmemi dahi istemiyor

Kendimi tam hissettiğim günleri hatırlattığı için sertleşiyo kalbim
Şu anda yanına yaklaşamadığım hisleri özlediğim için
Kaybettiğim şeyleri hatırlattığı için üzüyor sıradan gözüken sokaklar filan
Belkide başka şeylere de ağlıyorum tam bilmiyorum herşey birbirine karışıyor

Şimdi burada olsam da, İstanbul ile geçirdiğim günler bitti
Biteli bir sürü zaman geçti
Ama bittiğini bugün anladım galiba
Acaba ondan mı ağlıyorum
Daha da uzaklaşıcağımdan mı 

İstanbul tüm gün yağmur yağdırıdı üzerime ama ağlamadı, sadece ıslatıp seyretti beni.
Gün biterkense yapay gözyaşı damlattı gözlerine,
İçinde yağmurlar yağsa da, İstanbul’un gözleri hep kuruydu.


14.01.2011

yanağımdaki sivilce ve diğerleri

Tam bunalımda bir kadın tepkisi verip kuaförde buldum kendimi...
Artık saçlarım ne sarı ne uzun... üstelik geçenlerde yaşgünüm vardı, 30 yaşıma da çok az kaldı.
Dün kuaförümün saçlarımı kesme ısrarına karşı çıkıcak gücü bulamadım kendimde. Hani çok da israr etmedi adam... Bir şeyleri ardımda bırakmak istiyorum çok, ama geride bırakma gücünü de gösteremiyorum sanırsam ki... Madem yüklerimden kurtulamıyorum  bari saçlarımı kesip hafifliyim. Bari bunu beceriyim... mi dedim? bilmiyorum. "İyi peki kes" dedim.
İnsan durup dururken uzasın diye uğraştığı upuzun sarı saçlarını keser mi ya. Dışımda yaptığı değişim, içimdeki şeylerin değişmesine neden olur mu? Ne zaman gün içinde artık gözlerim dolmaktan yorulucak, ne zaman eskisi gibi olucam? Çok sıkıldım hem bu halimden, hem sürekli bir limboda yaşamaktan. Canımın birşey yapmak istememesinden, ne isteyeceğimi bilememekten, yaptıklarımdan zevk alamamaktan, hayal kuramamaktan çok daraldım. Bu blogu yazmaya başladığımdan beri başıma gelenlerden yoruldum.
peh.

2.01.2011

my new tool kit



1.01.2011

countdown

Yaklaşık 25 gündür doğru düzgün okula gitmiyorum.
15 gündür sürekli birşeylere üzülüyorum
8-9 gün önce bu sene Berlin Film Festivali Türk standında çalışmayacağımı söyledim.
4-5 gün önce Zeki Demirkubuz'un Yeraltı filminde çalışmaya devam edemeyeceğimi anladım.
3-4 saatte bi yavrulara süt verip çiş yaptırıyorum. Geçenlerde gözleri açılmaya başladı. Süt içtikten sonra göbekleri çok şiştiği için zor yürüyorlar, sıcak su torbalarının üzerinde söylenerek uyuyakalıyorlar, bazen uykularında havlıyorlar, bebek gibi kokup beni kokumdan tanıyorlar.
Yılbaşından 1 gün önce tam karşı evin terasına kocaman erkek bir alman çoban köpeği taşındı. Bazuka yeni komşusuyla oynayamadı. Hoyt'sa hala Bazukayı bekliyor...
Dün babanem, anne ve babasının hayatta olup olmadığından emin olamadığına, tahminince öldüklerini kendisinden sakladığımızı düşündüğünü söyledi. 
Yılbaşı günümü sincan emniyet müdürlüğünde yeni pasaport çıkartmayı bekleyerek geçirdim.
Pasaporttaki fotografım öyle çirkin ki.
Bugün yeni yılın ilk günü. 1.1.11

eşik


3 ay önce kadardı... Hiç istemememize rağmen babam hastaneden eve dönmüştü. (Doktor gözetimi altında olmayacaktı artık çünkü) Kendisini yalnız bırakmamamız gerekiyordu. Kulağımda sürekli doktorların söyledikleri çınlıyodu. Annemle kısa bir süreliğine babamı yalnız bırakmamız gerekti. Döndüğümüzde babamı odasında bulamadım ve öylesine büyük bir paniğe kapıldım ki. Evde dört dönüp babama seslenip durdum, hangi odaya girsem boş. Hangi katta koştursam, yersiz. Sesim tizleştikçe paniğim de arttı. Ya da tam tersi bilmiyorum. Babamın odasına tekrar döndüğümde soyunma odasının kapısının kapalı olduğunu farkettim. Kapının ardında karşılaşabiliceklerim beni öyle çok korkuttu ki kapıyı açamadım. Acil bir durum olduğuna inanmama rağmen kıpırdayamadım işte, bilmiyorum ne kadar süre. Hareket edebildiğimde kapıyı açmak yerine tekrar aşağıya koştururken buldum kendimi, anneme haber vermek üzere. Yukarıya çıkıp kapıyı beraber açtık. Odanın boş olması, yani babamı yerde yığılı bulmamış olmak, bir yandan çok rahatlatıcıyken, boşluk başka kapılar açmak gerektirdiğinden huzursuzluğuma tuz birer ekti. Babamı bulduk. Evde... şaşkın, sakin ve iyiydi.

Bazuka doğum sonrasında kötüleşmeye başlayalı garaj kapısını her kapatışımda huzursuz oluyor, her açışımda tereddüt ediyordum. Sabah gözlerimi açar açmaz kendimi garaj kapısının önünde duraklarken buluyordum. Evde yaşadığım paniği önceleyen günlerde babamı başka bir kapının arkasında yerde bulduğumda hala yaşıyordu.
Geçen Pazar Bazukayı garajda kapısının önünde yerde bulduğumda ise minicik bir kalp atışı bile yoktu.
Geri adım atıp kapıyı kapayıp tekrar açşam?
Doğrusu, yaşadığına inansam da tekrar açabilir miydim bilmiyorum.
Bu his, durumu söze dökememek ile aynı şey sanki.
Kelimlere dökmek yüzleştiğin şeyi gerçek yapıyor gibi.
Bazukayı gördüğümde bu sefer yukarıya koştum.
Bazukanın sevgili doktorunu aradım.
Hiç bir işe yaramayacağını bilsem de söylediklerini yaptım.
Hiç bir işe yaramadı.
Telefonu kapatırken söze döktüm...
Ancak o zaman panik ve korku yerine korkunç bi üzüntü kapladı her bir yanımı.

Günlerdir o kadar çok üzülüyorum ki...
Canım çok yanıyor.
Birlikte Kuşadasına ananemlerin evine gidemeyeceğimize üzülüyorum,
Bodrumda birlikte yüzemeyeceğimize,
Tavşan kovalamasını, köstebek deliği koklamasını, Hoyt'la oynamasını izleyemeyeceğime,
Okulda ofiste pizzamı benimle paylaşmayacak artık diye,
Üzüldüğüm için göz yaşlarımı yalamak için şu an burda olmayışına
Ve en çok da bebeklerine bakamıyor olmasına çok ama çok üzülüyorum
O kadar üzerine titrememe rağmen pıt diye ölmesine anlam veremiyorum.

Hayallerime hep onu da katıyormuşum, planlarımı hep ona göre yapıyormuşum, keyifli an diye tanımladıklarımda hep Bazuka varmış.